Dickens’ın kalemiyle ilk tanışıklığım yıllar önce okuduğum Oliver Twist ile olmuştu. Fakat onu gerçekten anlamam, Büyük Umutlar sayesinde oldu diyebilirim. Ve dürüst olmak gerekirse, bu kitabı bitirdiğimde içimde oluşan boşluğu uzun zamandır hiçbir roman yaratmamıştı.
Pip, sert ve sevgisiz ablası tarafından büyütülen bir yetim. Hayatına bir anda giren gizemli bir servetle Londra’nın parlak dünyasına adım atıyor. Fakat bu roman sadece yoksulluktan zenginliğe uzanan klasik bir hikâye değil. Dickens burada paranın insanı kurtarmadığını, hatta bazen insanı kendinden uzaklaştırdığını inanılmaz güçlü bir şekilde anlatıyor.
Sanırım beni en çok şaşırtan şey kitabın oldukça akıcı olmasıydı. Açıkçası yıllardır Dickens okumayı biraz gözümde büyütüyordum. Böyle uzun uzun tasvirlerin olduğu, ağır ilerleyen, Viktorya dönemi diliyle insanı boğan bir şey bekliyordum. Ama tam tersi oldu. Kitap su gibi aktı. Dickens karakterleri ve mekânları öyle canlı anlatıyor ki sanki sayfaları okumuyorsunuz da gerçekten o puslu bataklıklarda dolaşıyor, Bayan Havisham’ın çürümüş odalarında nefes almaya çalışıyorsunuz.
Ve Pip… Uzun zamandır bir karakterin büyümesini bu kadar gerçek hissetmemiştim. Kitabın başındaki o çocukla sonundaki Pip aynı insan ama aynı zamanda hiç değil. Onun kibri, utancı, sevgiyi yanlış yerlerde arayışı, kendini sürekli başka biri olmaya zorlaması o kadar insani ki bazen sinirlendim, bazen üzüldüm, bazen de sarılmak istedim. Dickens bir karakteri büyütmüyor sadece; onun ruhunu yavaş yavaş açıyor.
Yan karakterler de başlı başına unutulmaz zaten. Joe’nun iç acıtan iyiliği, Bayan Havisham’ın nefreti, Estella’nın soğukluğu, Jaggers’ın özgüveni ve beklenmedik espiri anlayışı… Her biri romanın içinde yaşayan insanlar gibi. Özellikle Bayan Havisham’ın durmuş zamanı temsil eden köşkü hâlâ gözümün önünde.
Dickens’ın en güçlü tarafı bence şu: İnsanların kusurlarını saklamıyor ama onları tamamen yargılamıyor da. Bu yüzden roman 160 yıl sonra bile hâlâ canlı hissettiriyor. Çünkü anlattığı şey aslında hiç değişmiyor: İnsan bazen en büyük yabancılığı kendi hayatında hissedebiliyor.
Finali de tam olması gerektiği gibi bitti bence. Biraz buruk, biraz umutlu ama tamamen hayat gibi.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey şu oldu: Dickens insan doğasını gerçekten çok iyi anlayan bir yazarmış. Pişmanlığı, sınıf utancını, sevgiyi, değişme arzusunu öyle gerçek anlatıyor ki bazı cümleler insanın içine yerleşiyor. Pip’in yolculuğu uzun süre benimle kalacak gibi hissediyorum.
Benim için bu kitap tartışmasız bir 5 yıldız. Hatta puanlamanın bile biraz yetersiz kaldığı kitaplardan biri. Uzun zamandır bir karakterin hayatına bu kadar dahil olmamıştım. Okurken sinirlendim, kırıldım, mutlu oldum, hayal kırıklığı yaşadım… Ve sanırım edebiyatın yapması gereken şey de tam olarak bu.



Yorum bırakın