Bu roman beni ilk okuduğumda sağlı sollu tokatlamıştı ve kesinlikle beş yıldızlık bir okuma deneyimiydi… Yalan yok, Gazap Üzümleri hayatımda okuduğum en iyi kitaplar listesinde ilk üçe rahatlıkla girer. İnceleme yazımı hazırlarken, neden bu kadar etkilendiğimi anlamaya çalıştım ve bir yandan da insanların neden sevmediğini düşündüm. Dili fazla ağır bulanlar vardı, yapısını dağınık bulanlar, karakterleri itici bulanlar, hatta o meşhur kaplumbağa sahnesinden sıkılanlar… Oysa ben bütün bunların kitabın ruhunu oluşturan parçalar olduğunu düşünüyorum. Tabii olumsuz yorumların büyük kısmı, lise ya da üniversitede kitabı okumaya zorlanmış insanlardan geliyor…
Gazap Üzümleri hakkında söylenmemiş bir şey bulmak gerçekten zor. Çünkü bu roman yalnızca Amerikan edebiyatının değil, modern insanlık tarihinin de en çok incelenen metinlerinden biri. Steinbeck’in eserinin hâlâ bu kadar canlı hissettirmesi, onun yalnızca belirli bir dönemi anlatmamış olmasından kaynaklanıyor. Gazap Üzümleri, 1930’ların Amerika’sına ait bir roman gibi görünse de, aslında kapitalizmin insan ruhuyla kurduğu ilişkinin zamansız anatomisini çıkarıyor. Bu sebepten eseri kaç yılında, ya da kaç yaşında okusanız da, kendisini güncel hissettirmeyi başarıyor.
Roman boyunca beni en çok sarsan şeylerden biri, Steinbeck’in anlattığı dünyanın ne kadar tanıdık göründüğüydü. Yaşam maliyetlerinin kontrolden çıkışı, insanların çalışmasına rağmen hayatta kalamaması, göç krizleri, büyük şirketlerin güçlenmesi, bankaların insan hayatından daha değerli görülmesi, otomasyonun emeği değersizleştirmesi… Bunların hiçbiri yalnızca 1930’lara ait problemler değil. Steinbeck’in dünyası geçmişte kalmış bir felaket değil; bugün hâlâ farklı biçimlerde yaşamaya devam eden bir sistemin erken teşhisi gibi.
Romanın merkezindeki Joad ailesi, ekonomik ve varoluşsal olarak yerinden edilmiş insanlar… Oklahoma’daki kuraklık ve Toz Fırtınaları onların toprağını yok ediyor; fakat asıl yıkım doğadan değil, sistemden geliyor. Traktör devrimi, insan emeğinin makineleşmiş sermaye karşısındaki yenilgisinin sembolü. Bankalar görünmez ama mutlak bir güç. Bireylerin yaşamları, anıları ve kökleri birkaç imzanın altında silinip gidiyor…
Tom Joad’ın hapisten çıkıp ailesinin çiftliğini terk edilmiş hâlde bulduğu sahne, Amerikan Rüyası’nın cenaze töreni gibi okunabilir. Çünkü romanın dünyasında artık çalışmak yetmiyor. İnsanlar ne kadar dürüst, ne kadar emekçi, ne kadar dayanıklı olursa olsun; sistem onları yutmaya devam ediyor. Bu nedenle Gazap Üzümleri, yoksulluk ile birlikte, insanın kendi hayatı üzerindeki kontrolünü kaybetmesi üzerine yazılmış bir roman.
Joad ailesinin Kaliforniya’ya doğru yaptığı yolculuk, neredeyse kutsal metinlerdeki göç anlatılarını andırıyor. Steinbeck bu yolculuğu bilinçli biçimde bir hac metaforuna dönüştürüyor. Kaliforniya, onlar için kurtuluş fikrinin ta kendisi. Daha iyi hava, daha iyi işler, daha iyi bir yaşam… Fakat romana trajik gücünü veren şey, bu vaadin baştan itibaren çürümüş olması. Çünkü umut burada bir çıkış yolu değil; sömürünün devam edebilmesi için insanlara sunulan son illüzyon.
66 numaralı yol boyunca yaşanan trajediler, romanın felsefi yönünü de taşıyor. Steinbeck okura sürekli olarak şu soruyu sorduruyor: İnsan ne kadar acıya dayanabilir? Ve daha önemlisi, insanı insan yapan şey tam olarak nedir? Çünkü Joad ailesi her şeyini kaybediyor — evlerini, işlerini, yakınlarını, güvenlik duygularını — ama birbirlerine karşı duydukları sorumluluğu kaybetmemeye çalışıyorlar. Romanın gerçek direnişi burada yatıyor. Sistemin onları tamamen bireyselleştirmesine rağmen, kolektif bir ahlakı korumaya çalışmaları…
Steinbeck’in roman boyunca kullandığı ara bölümler çok çok önemli. Yol kenarı lokantalarından traktör sürücülerine, zengin Kaliforniyalılardan küçük işletme sahiplerine kadar birçok perspektif görüyoruz. Böylece roman tek bir aile dramı olmaktan çıkıp bütün bir ekonomik düzenin panoramasına dönüşüyor. Ve Steinbeck bunu yaparken okuyucuya kolay bir ahlaki üstünlük alanı bırakmıyor. Çünkü sistemin içinde herkes bir şekilde çürüyor; kimi açlıktan, kimi korkudan, kimi de sahip olduklarını kaybetme paranoyasından…
Kitaptaki zulüm ise insanı en çok yaralayan şeylerden biri. Göçmenlerin bazen yemek satın alamayacak kadar fakir olması, yaşlı insanların düzgün gömülememesi, çocukların açlıkla büyümesi… Bunlar medeniyet fikrinin başarısızlığına dair sert birer iddia. Steinbeck’in dünyasında devlet neredeyse tamamen yok. Güçlü olan şirketler, bankalar ve polis şiddeti. Kanun ise adalet üretmek için değil, düzeni korumak için var. Bu nedenle göçmenler sürekli “tehlike” olarak görülüyor. Çünkü sistem, yoksulluğu çözmek yerine görünmez hâle getirmeyi tercih ediyor.
Romanın en trajik yanı ise, okuyucunun sürekli olarak “bundan daha kötüsü olamaz” diye düşündüğü anda Steinbeck’in yeni bir yıkım göstermesi. Yazar bunu melodrama kaçmadan yapıyor. Çünkü hayatın kendisi zaten yeterince acımasız. Steinbeck’in dili bu yüzden bu kadar etkili: Ne tamamen şiirsel ne tamamen sert. Toprak gibi. Çamur gibi. Açlık gibi…
Belki de Gazap Üzümleri’nin bugün hâlâ bu kadar güçlü olmasının sebebi, bize rahatsız edici bir soru sormasıdır: İnsanlık gerçekten ilerledi mi? Teknolojimiz, şehirlerimiz, üretim kapasitemiz büyüdü; fakat insanın insana karşı acımasızlığı azaldı mı? Yoksa yalnızca daha sofistike hâle mi geldi?
Steinbeck’in romanı bu soruya kesin bir cevap vermiyor. Ama şunu açıkça söylüyor: Bir toplumun gerçek değeri, en güçlü insanlarına nasıl davrandığında değil, en kırılgan insanlarını nasıl koruduğunda ortaya çıkar. Ve bu yüzden Gazap Üzümleri ahlaki bir sınav, okuyucusunu vicdani olarak da dönüştürmeye çalışan bir şaheser…







Yorum bırakın