Bu kitaba ilk başladığımda daha önce hiç Gonçarov okumamıştım ve açıkçası neyle karşılaşacağımı da pek bilmiyordum. Ama ilk bölümü bitirdiğim anda kendi kendime “nefis bir şey okuyacağım” dedim. Nihayetinde tuğla gibi kitap üç günde bitiverdi ve uzun süre boyunca aklımın içinde sürekli Oblomov ve onun müthiş replikleri dolaşıp durdu. Aradan geçen zamanda üzerine nice büyük eserler devirmiş olsam da, Oblomov hala benim en sevdiğim kitaplar arasında ilk beşte diyebilirim.
Roman, İlya İlyiç Oblomov’un Petersburg’daki dairesine girip çıkan ziyaretçilerle açılır. Herkes bir yere yetişmektedir. Davetler, işler, dedikodular, kariyer planları, sosyal ilişkiler… Hayat dışarıda bütün gürültüsüyle akarken İlya İlyiç Oblomov yatağında yatmaktadır. Gonçarov burada çok güçlü bir karşıtlık kurar. Dış dünyanın hareketi yorucudur. İnsanların bitmek bilmeyen faaliyetleri çoğu zaman anlamsız görünür. Bu nedenle okur istemeden de olsa Oblomov’a yakınlaşır. Onun tembelliğinde bir huzur, dünyadan çekilişinde neredeyse şiirsel bir taraf vardır. Fakat nihayetinde biliriz ki, bu huzurun içinde derin bir çürüme barınmaktadır.
Roman ilerledikçe Gonçarov bize bu durumun kökenlerini Oblomov’un büyüdüğü ev üzerinden gösterir. Oblomovka adlı malikane; değişimin olmadığı, zamanın ağır aktığı, herkesin uyukladığı bir dünyadır. Burada insanlar yalnızca yer, uyur ve günü geçirir. Bu dünya okura ilk bakışta huzurlu görünür. Ancak sayfalar ilerledikçe Oblomovka’nın yaşayan bir toplum değil, yavaşça çürüyen bir düzen olduğu anlaşılır. Sonuç olarak Oblomov’un bütün hayatı da bu çocukluk atmosferinin uzantısına dönüşmektedir.

Romanın en trajik tarafı ise Oblomov’un kötü biri olmaması. Aksine o nazik, yumuşak huylu ve incelikli biridir. Kimseyi kırmak istemez, kimseye zarar vermez. Ancak iyi olmak yaşamak için yeterli değildir. Oblomov kimseye kötülük etmez, ama hiçbir şey de üretmez. Başkalarının emeğiyle ayakta duran aristokratik bir ataleti temsil eder ve siyasi açıdan çürümüş Rus feodal aristokrasisine yöneltilmiş güçlü bir eleştiridir. Gonçarov, çalışmadan yaşayan ve köylü emeğiyle varlığını sürdüren soylu sınıfı Oblomov karakteri üzerinden sorgularken, Stolz karakteriyle üretken, disiplinli ve modernleşmeyi temsil eden yeni insan tipini Oblomov’un karşısına koyar. Ancak yazar, Batılılaşmayı koşulsuz bir çözüm olarak sunmaz. İlerlemenin yanında insani ve manevi değerlerin korunması gerektiğini de hissettirir. Böylece roman iki uç arasında gidip gelir. Bir tarafta sürekli hareket eden ama ruhunu kaybetme riski taşıyan insanlar. Diğer tarafta ruhunu korumak adına hayatın dışına çekilen Oblomov…

Oblomov’un trajedisi, ne yaşadığı hayatı değiştirebilmesi ne de tamamen ondan vazgeçebilmesidir. O sürekli olarak yaşam ile uyku arasında asılı kalır. Kitabın sonunda Oblomov’un sessizce, neredeyse fark edilmeden ölümü, romanın bütün ruhunu özetler. Okur bilir ki, bu durum aslında çok daha önce yavaş yavaş başlamıştır. Gonçarov burada insanın ruhsal olarak da nasıl uykuya dalabileceğini okuruna kurşun kadar sert bir şekilde hissettirir…







Bir Cevap Yazın