Oblomov-Gonçarov

İvan Gonçarov’un Oblomov adlı romanı, tembellik üzerine yazılmış bir karakter incelemesi olmaktan çok daha fazlasıdır. Bu eser yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki farkı sorgulayan ve bunu güçlü bir mizah anlayışı ile gerçekleştiren, bir varoluş başyapıtıdır. Benim içinse çok daha kişisel bir yerde duruyor. Hatta en sevdiğim Rus edebiyatı eseri desem yanlış olmaz. Çünkü Oblomov’u okumak; insanın kendi içindeki yorgunlukla, kaçış arzusu ile ve dünyaya karşı duyduğu derin isteksizlikle yüzleşmesi gibi hissettiriyor.

Roman, İlya İlyiç Oblomov’un Petersburg’daki dairesine girip çıkan ziyaretçilerle açılır. Herkes bir yere yetişmektedir: davetler, işler, dedikodular, kariyer planları, sosyal ilişkiler… Hayat dışarıda bütün gürültüsüyle akarken İlya İlyiç Oblomov yatağında yatmaktadır. Gonçarov burada çok güçlü bir karşıtlık kurar. Dış dünyanın hareketi yorucudur; insanların bitmek bilmeyen faaliyetleri çoğu zaman anlamsız görünür. Bu nedenle okur, istemeden de olsa Oblomov’a yakınlaşır. Onun tembelliğinde bir huzur, dünyadan çekilişinde neredeyse şiirsel bir taraf vardır.

Fakat roman ilerledikçe Gonçarov, bizi bu huzurun içindeki çürümeyle yüzleştirir. Oblomov dinlenmeyi seven biri olmasının yanı sıra; yaşamı erteleyen, karar almaktan korkan ve eylemin getireceği bütün sorumluluklardan kaçan biridir. Onun “yatışı”, bir rahatlık hâli olmaktan çıkarak adeta bir yaşam felsefesine dönüşür. Sevdiği kadın Olga’nın onu kurtarmaya çalışması da bu yüzden başarısız olur. Çünkü Oblomov çoktan hayatın kendisine karşı edilgenleşmiştir.

Roman ilerledikçe Gonçarov bize bu durumun kökenlerini Oblomov’un büyüdüğü ev üzerinden gösterir. Oblomovka adlı malikâne, değişimin olmadığı, zamanın ağır aktığı, herkesin uyukladığı bir dünyadır. Burada hiçbir şey dramatik değildir; ne yüksek tutkular ne büyük felaketler vardır. İnsanlar yalnızca yer, uyur ve günü geçirirler. Gonçarov’un ironisi burada olağanüstüdür çünkü bu dünya ilk bakışta huzurlu görünür. Ancak dikkatli bakıldığında bunun yaşayan bir toplum değil, yavaşça çürüyen bir düzen olduğu anlaşılır. Oblomov’un bütün hayatı da bu çocukluk atmosferinin uzantısına dönüşür.

Romanın en trajik tarafı ise Oblomov’un kötü biri olmamasıdır. Aksine nazik, yumuşak huylu ve incelikli biridir. Kimseyi kırmak istemez, kimseye zarar vermez. Ancak Gonçarov’un sorduğu esas soru tam da burada ortaya çıkar: İyi olmak, yaşamak için yeterli midir? Oblomov kimseye kötülük etmez ama hiçbir şey de üretmez. Başkalarının emeğiyle ayakta duran aristokratik bir ataleti temsil eder. Bu yönüyle eser, çökmekte olan bir sınıfın çok güçlü bir eleştirisidir.

Oblomov’un karşısında duran Stolz karakteri ise hareketin, çalışmanın ve modern dünyanın temsilcisidir. Sürekli çalışan, plan yapan, ilerleyen biridir. Fakat Gonçarov onu da bütünüyle idealize etmez. Çünkü Stolz’un hayatında da eksik olan bir şey vardır: durup düşünmek. Böylece roman iki uç arasında gidip gelir. Bir tarafta sürekli hareket eden ama ruhunu kaybetme riski taşıyan insanlar; diğer tarafta ruhunu korumak adına hayatın dışına çekilen Oblomov vardır.

Romanın merkezindeki “Oblomovculuk” kavramı yalnızca tembellik anlamına gelmez. Bu kavram; erteleme, kaçınma, hayattan geri çekilme ve insanın kendi potansiyelini yavaşça tüketmesiyle ilgilidir. Oblomov’un trajedisi, ne yaşadığı hayatı değiştirebilmesi ne de tamamen ondan vazgeçebilmesidir. O, sürekli olarak yaşam ile uyku arasında asılı kalır.

Sonunda Oblomov’un ölümü, romanın bütün ruhunu özetler. Sessizce, neredeyse fark edilmeden ölür. Bu ölüm dramatik değildir çünkü aslında çok daha önce yavaş yavaş başlamıştır. Gonçarov burada insanın yalnızca fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da nasıl “uykuya dalabileceğini” anlatır.

Oblomov bugün hâlâ bu kadar güçlü hissediliyorsa bunun nedeni, modern dünyanın bitmek bilmeyen hızına rağmen insanın içindeki yorgunluğun değişmemesidir. Roman bize şu soruyu bırakır: Sürekli hareket etmek gerçekten yaşamak mıdır, yoksa bazen insan, hayatın ağırlığı karşısında sessizce geri çekilmeyi mi seçer? Gonçarov’un cevabı kesin değildir. Belki de romanın büyüsü tam olarak burada yatar.

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan neredeyse tüm kitapları bulabilirsiniz. Geçmiş yıllarda okuduklarımdan kimi eksikler mevcut ama kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım