Nana-Emile Zola

Nana-Emile Zola

Nana, yalnızca bir kadının yükseliş ve çöküş hikâyesi değildir; aynı zamanda çürümekte olan bir imparatorluğun otopsisidir. Émile Zola bu romanda bireysel arzuyu toplumsal çözülmenin merkezine yerleştirir ve Nana Coupeau karakteri aracılığıyla İkinci İmparatorluk Fransası’nın ahlaki, ekonomik ve cinsel yozlaşmasını görünür kılar. Romanın merkezindeki soru aslında şudur: Nana kimdir? Paris’in yoksul mahallelerinden çıkıp bedenini sermayeye dönüştüren bir kadın mı, erkekleri baştan çıkaran ölümcül bir femme fatale mi, yoksa erkek egemen düzenin yarattığı ve ardından suçladığı bir kurban mı? Zola’nın dehası, bu soruların hiçbirine tek başına “evet” dememesindedir; çünkü Nana bunların hepsidir.

Romanın açılışındaki tiyatro sahnesi, Nana’nın kariyerinin başlangıcı olmakla birlikte, modern gösteri toplumunun alegorisidir. Nana’nın sahneye çıktığı operet estetik açıdan vasat, hatta bayağıdır; Nana’nın ise ne sesi, ne de oyunculuğu dikkat çekicidir. Ancak bedeninin yarattığı büyü, Paris aristokrasisini anında teslim alır. Tiyatro müdürü Bordenave’ın söylediği “Nana’nın başka bir yeteneği var” cümlesi, romanın temel tezini özetler: modern toplumda arzu, yeteneğin önüne geçmiştir. Zola burada kapitalizm, cinsellik ve gösteri kültürü arasındaki ilişkiyi şaşırtıcı bir öngörüyle teşhir eder. Nana’nın bedeni erotik bir nesne olmakla birlikte, aynı zamanda ekonomik dolaşımın merkezidir. Erkekler onun uğruna servetlerini tüketir, evliliklerini mahveder, itibarlarını kaybederler. Böylece Nana bireysel bir karakter olmaktan çıkar ve dönemin ahlaki çürümesinin metaforuna dönüşür.

Zola’nın natüralist estetiği roman boyunca belirleyici bir rol oynar. Naturalizm insan davranışını özgür iradeden ziyade; çevre, kalıtım ve toplumsal koşulların ürünü olarak görür. Nana’nın geçmişi bu nedenle büyük önem taşır. Okur onu daha önce L’Assommoir romanında Gervaise ile Coupeau’nun asi kızı olarak tanımıştır. Yoksulluk, ihmal ve şiddet içinde büyüyen Nana’nın daha sonra “canavarlaşması”, Zola’ya göre bireysel ahlaksızlığın değil toplumsal çürümenin sonucudur. Nana’nın erkekleri mahvetmesi, aslında toplumun kendi günahlarının kendisine geri dönmesidir. Romanın sonunda Nana’nın neredeyse mitolojik bir figüre dönüşmesi tesadüf değildir. Zola onu “gecekonduların gübre yığınından gelen zehirli bir sinek” gibi tasvir ederken, aristokrasiyi içten çürüten bir salgın metaforu kurar. Nana yalnızca erkekleri baştan çıkarmaz; onların ikiyüzlülüğünü, bastırılmış arzularını ve ahlaki çöküşlerini görünür hale getirir.

Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, kadınlık ve güç ilişkisini tek boyutlu bir ahlak anlayışına indirgememesidir. Nana çoğu zaman acımasız, manipülatif ve açgözlüdür. Erkekleri aşağılar, onları maddi ve duygusal olarak sömürür, hatta kimi zaman sadistik bir haz alır. Ancak Zola aynı zamanda onun kırılganlığını, sevme arzusunu ve sıradan bir hayat özlemini de gösterir. Nana’nın küçük oğluna duyduğu sevgi, zaman zaman “iyi bir kadın” olma isteği ve gerçek aşk arayışı, karakteri salt bir femme fatale olmaktan çıkarır. Bu ikilik, romanı ahlaki bir vaaz olmaktan kurtarır. Nana hem sömüren hem sömürülen, hem fail hem kurbandır. Özellikle 21. yüzyıl feminist perspektifinden bakıldığında, Zola’nın kadın cinselliğini yalnızca bir tehdit olarak değil, erkek egemen toplumun yarattığı ekonomik ve toplumsal koşulların sonucu olarak da ele aldığı görülür. Nana’nın yükselişi, erkeklerin arzusu sayesinde mümkün olur; dolayısıyla onu yaratan sistem, aynı zamanda onu mahkûm eden sistemdir.

Zola’nın Paris tasviri ise romanı yalnızca psikolojik değil sosyolojik açıdan da olağanüstü kılar. Tiyatro kulisleri, aristokrat partileri, at yarışları, lüks malikâneler, restoranlar, sokaklar ve genelevler inanılmaz bir ayrıntıyla resmedilir. Bu detay bolluğu zaman zaman aşırıya kaçsa da, Zola’nın amacı yalnızca hikâye anlatmak değildir; o, bir çağın anatomisini çıkarmaktadır. Romanın sonundaki çöküş atmosferi ve Fransa-Prusya Savaşı’nın yaklaşan gölgesi, İkinci İmparatorluk’un sonunu haber verir. Nana’nın bedeninde yoğunlaşan çürüme, aslında tüm bir toplumun çürümesidir.

Din teması da romanın merkezindeki çatışmalardan biridir. Özellikle Kont Muffat karakteri aracılığıyla Zola, Katolik ahlak ile bastırılmış cinsellik arasındaki gerilimi işler. Dindarlığıyla tanınan Muffat’ın Nana’ya duyduğu takıntı, inanç ile arzunun birbirini dışlamadığını, aksine birbirini beslediğini gösterir. “Günah ne kadar ağırsa tövbe de o kadar büyük olur” düşüncesi, roman boyunca karakterlerin davranışlarını şekillendirir. Zola burada dini, ahlaki kurtuluşun değil, çoğu zaman arzunun başka bir biçimi olarak sunar.

Bugünden bakıldığında Nana şaşırtıcı derecede güncel görünür. Güçlü erkeklerin genç ve gösterişli kadınlara duyduğu takıntı, servetin teşhir edilmesi, cinselliğin ekonomik bir araç hâline gelmesi ve toplumun kadın bedenini hem arzulayıp hem cezalandırması hâlâ modern dünyanın temel dinamiklerinden biridir. Değişen yalnızca dekorlardır. Bu nedenle Nana’yı yalnızca 19. yüzyıl Paris’inin hikâyesi olarak okumak yetersiz kalır. Roman, kapitalizm, cinsellik, sınıf ve güç arasındaki ilişkinin bugün bile nasıl işlediğini gösteren rahatsız edici bir aynadır.

Sonuç olarak Émile Zola, Nana karakteri üzerinden, arzularıyla kendi çöküşünü hazırlayan bir toplumun trajedisini anlatır. Romanın kalıcı gücü de buradan gelir: Nana’yı yargılamak kolaydır, fakat Zola okuru sürekli şu soruyla baş başa bırakır — Nana gerçekten bir canavar mıydı, yoksa toplumun gizli arzularının ete kemiğe bürünmüş hâli mi?

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan neredeyse tüm kitapları bulabilirsiniz. Geçmiş yıllarda okuduklarımdan kimi eksikler mevcut ama kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım