Ne demeli, ne biçimde demeli, nasıl hakkını vermeli diye düşündürüyor insanı Kızıl Veba. Çünkü bazı metinler vardır, onları yalnızca iyi ya da etkileyici sıfatlarıyla açıklamak neredeyse bir haksızlığa dönüşür. Jack London’ın 1912 yılında kaleme aldığı bu kısa roman da tam olarak böylesi bir yerde duruyor. Hacim olarak son derece küçük, fakat düşünsel yankısı bakımından devasa bir metin. Kitabı bitirdiğinde uygarlık dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan, ne kadar tesadüfi ve ne kadar geçici olduğunu ürpertici bir açıklıkla fark ediyor insan…
Kızıl Veba, bir salgın sonrası distopyası. Ancak London’ın asıl ilgisi hastalığın kendisinden çok, medeniyetin çöküşünün psikolojik ve kültürel anatomisi. Romanın en sarsıcı tarafı insanlığın yok oluşu değil, insanlığın birikiminin ne kadar kısa sürede silinebileceği fikri. Üniversitelerin, sanatın, bilimin, sınıfsal düzenin, estetik anlayışın ve hatta dilin bile birkaç kuşak içinde ilkel bir sisin içine gömülmesi… London, bunu büyük dramatik gösterilere ihtiyaç duymadan yapıyor. Keza anlatının dinginliği felaketin etkisini daha da korkutucu hale getiriyor. Çünkü roman boyunca hissedilen şey panik değil, geri dönüşsüz bir kayıp.

Bugünden bakıldığında romanın neredeyse kehanetvari bir tarafı olduğu da inkar edilemez. Küresel salgınların, toplumsal çöküş korkularının ve modern dünyanın kırılganlığının giderek daha görünür hale geldiği bir çağda, Kızıl Veba yalnızca erken dönem bir bilimkurgu örneği gibi okunamaz. Çünkü London’ın dünyasında teknoloji insanı kurtarmaz. Aksine medeniyetin üzerine kurulduğu bütün sistemlerin ne kadar kolay çözülebileceğini gösterir. İnsanlık, yüzyıllar boyunca inşa ettiği ilerleme anlatısını birkaç gün içinde kaybedebilir. Ve hayatta kalanlar, kaybettikleri dünyanın büyüklüğünü bile anlayabilecek bilinçten yoksundur.
London’ın dili ise başlı başına incelenmesi gereken bir mesele. Son derece ekonomik, sert ve yalın bir anlatımı var. Fakat bu yalınlık asla yüzeysellik yaratmıyor. Tam tersine, metne neredeyse kutsal bir ağırlık kazandırıyor. Her cümlede medeniyetin küllerini taşıyan bir melankoli hissediliyor. Özellikle yaşlı profesör karakterinin geçmiş dünyayı anlatırken duyduğu çaresizlik, romanı sıradan bir felaket hikayesinin çok ötesine taşıyor. Çünkü burada mesele yalnızca hayatta kalmak değil. Mesele, insanlığın hafızasının yok oluşu. Ve hafızasını kaybeden bir dünyanın yeniden barbarlığa dönmesi kaçınılmaz.

Kızıl Veba’yı bu kadar unutulmaz yapan şey, insan doğasına dair taşıdığı karanlık sezgi. London, uygarlığı insanın doğal hali olarak görmüyor. Ona göre barbarlık, her zaman geri dönmeye hazır bekleyen bir gölge. Eğitim, sanat, etik ve kültür ise son derece ince bir katmandan ibaret. Roman tam da bu nedenle rahatsız edici. Çünkü okura güven vermiyor. Tam tersine, modern dünyanın bütün görkeminin altında sürekli çatırdayan bir boşluk olduğunu hissettiriyor.
Kızıl Veba, kısa olmasına rağmen insanın zihninde dev bir roman gibi yer ediyor. Bazı kitaplar yüzlerce sayfa boyunca anlattığını hissettiremezken, London birkaç bölüm içinde medeniyetin yükselişini, çöküşünü ve unutuluşunu anlatmayı başarıyor. Bu, güçlü anlatıcılığın ve olağanüstü bir düşünsel yoğunluğun göstergesi. Kitap bittiğinde geriye insanın kendi çağından, kendi uygarlığından ve kendi geleceğinden duyduğu derin bir kuşku kalıyor.








Yorum bırakın