“İçten içe batıdan hep korkmuş doğuyu sevmişimdir.”
Kitabı okuyanlar, böylesine etkileyici cümlelerle dolu bir metin arasından neden özellikle bu ifadeyi inceleme yazımın açılışı için seçtiğimi merak edebilir. İzin verirseniz, bu tercihin ardındaki nedeni açıklamak isterim.
Cennetin Doğusunun temel meselesi Habil Kabil meselesi malum. Fakat benim kitapla ilgili özellikle değinmek istediğim nokta masonluğun sahte bilgeliğinin doğunun kadim felsefesi karşısında erimesi metaforu. Yazar bize Cyrus Trask, Adam Trask ve Şerif Horace Quinn’in mason olduğunu açıkça veriyor. Cathy’nin şantaj belgeleri Şerif Horace Quinn’in eline geçtiğinde şerif zarfları açıyor ve kasabanın en saygın adamlarının karanlık sırlarını görüyor. Hatta bu fotoğraflardaki adamlardan birinin bölgeyi korumakla yükümlü bir avukat olduğunu biliyoruz. Nihayetinde şerif bu belgeleri yakıp sözde saygın adamları koruyor. Böylece bu kişilerin arasında ortak bir kardeşlik örgütü bağı olduğunu anlıyoruz.
“Kasabanın erkekleri kiliselere karılarını ve çocuklarını gönderirdi. Kendileri ise localara (lodge) gider, orada gizli tokalaşmaları öğrenir ve birbirlerini kollarlardı.”
Steinbeck bu bilgeliğe hayran değil. Hatta ona ironik ve eleştirel yaklaşıyor. Örneğin Şerif Quinn, belgeleri yakarak büyük bir kaosu önlese de, aynı zamanda toplumun en tepesindeki yozlaşmış adamların suçlarını da örtbas etmiş oluyor. Bu da nihayetinde kurumsal bir ikiyüzlülük. Ezcümle, Steinbeck’e göre Amerika’nın yeni bilgeliği, toplumun ilerlemesi ve imajı uğruna bazı kirli gerçeklerin halının altına süpürülmesi gerektiği inancı.
Romanda asıl yüceltilen, insanı ve ruhu özgürleştiren o derin felsefe, Lee karakteri üzerinden temsil edilen Doğu’nun bilgeliği. Masonluk ve Amerikan localarının sunduğu pragmatik bilgelik aslında yüzeysel, toplumsal bir tiyatrodan ibaret. Steinbeck, Lee karakterini romanın felsefi merkezi yaparak bu iki anlayışı arasındaki devasa farkı ortaya koyuyor.
Lee’nin İncil’deki Habil ve Kabil öyküsünü derinlemesine incelediği bölüm özellikle önemli. Çünkü o ve diğer Çinli Alimler, Batı medeniyetinin temeli olan İncil’de ki bir çeviri hatasını fark ediyor ve Timshel yani seçebilirsin kelimesine ulaşıyorlar. Batı’nın katı dini dogmaları insana, günaha hükmedeceksin ya da günaha mahkumsun derken, Lee’nin Doğu perspektifiyle harmanladığı bu keşif, insana özgür iradeyi veriyor: Yolunu seçmek senin elinde.
Romanının felsefi çatısını oluşturan Timshel, yani insanın geçmişinden ve kötülüklerinden bağımsız olarak kendi seçimleriyle kaderini belirleyebilme özgürlüğüne sahip olması fikri epey etkileyici bir felsefe. Hakkını vermek lazım. Yine de belirtmek isterim ki, kitapta yaratılan ruhsal ve ahlaki gerginliğin çözünmesi noktasında Timshel bana aradığım ruhsal doyumu vermedi. Hatta dedim ki, keşke yazar İslam Tasavvufi ile tanışmış olsaydı da gerçek Doğu bilgeliğinin ne olduğunu anlasaydı. Örneğin Lee ve Çinli alimler, yıllarca İncil’deki bir kelimenin peşinden yıllarca koşup en nihayetinde Timshel fikrine ulaştıklarında bunu Batı düşüncesi için devrimsel bir keşif gibi sunuyor. Oysa İslam tasavvufu bu meseleyi yüzyıllar önce Cüz-i İrade kavramıyla çözmüştü.
Yazarın Cennetin Doğusu’nu yazım sürecini gün gün aktardığı Köpek Kulübesi Günlükleri isimli bir kitabı olduğunu ve orada insan ruhunun derinliklerindeki o büyük sırrı çözmek için adeta çırpındığını duymuştum. Bu kitap elime geçmedi. Fakat rahatlıkla söyleyebilirim ki, Eğer Steinbeck o dönemde İslam Tasavvufuyla tanışmış olsaydı, aradığı pek çok cevabı doğrudan bulabilirdi. Çünkü Tasavvuf, onun romanda parça parça bir araya getirmeye çalıştığı felsefeyi zaten bir bütün olarak göğsünde taşıyor.
Yine de şu cümleler eşliğinde Doğunun Bilgeliğine doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel;
“Ayrıca bana öyle geliyor ki, kötülük hiç durmadan yeniden canlanıyor; oysa iyilik, erdem ölümsüzdür. Kötülüğün hep yeni, taptaze bir çehresi vardır. Oysa erdem, dünyada hiç bir şeyin olamayacağı kadar köklü ve saygındır.






Bir Cevap Yazın