Sadık Hidayet, Kör Baykuş’ta karısı tarafından aldatılan bir adamın hikayesini anlatıyor. Ancak bu, göründüğü kadar basit bir aldatılma hikayesi değil. Gerçekle hayalin, geçmişle şimdinin, yaşamla ölümün iç içe geçtiği bu karanlık anlatıda, okur kendisini giderek daha belirsiz bir dünyanın içinde buluyor. Anlatıcının aktardıklarının ne kadarının gerçek, ne kadarının zihninin karanlık dehlizlerinde şekillenen bir kurgu olduğuna karar vermek ise okura kalıyor. Çünkü malum, baykuş kör.
Neden böyle söyledim? Çünkü yazar daha Bismillah, kitabın girişinde insanın ruhunda taşıdığı, zamanla derinleşen ve kimseye tam anlamıyla anlatamadığı acılardan bahsediyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde karşılaşacağımız karanlık, tuhaf ve rahatsız edici olayların zemini de henüz giriş kısmında hazırlanıyor. Böylece okur, anlatıcının yaşadıklarını anlamaya çalışırken bir yandan da onun gördüklerine, hatırladıklarına ve anlattıklarına ne ölçüde inanabileceğini sorgulamaya başlıyor.
Anlatıcı, yüreğinde kelimelere döküldüğünde bile eksik kalan acılar taşıyor. Böyle bir durumda insan derdini ne kadar anlatmaya çalışırsa çalışsın, yaşadıklarının asıl ağırlığını karşısındakine geçiremez. Zamanla içine kapanır, kendi zihninin içinde yaşamaya başlar ve en sonunda kendi düşüncelerinin bile yabancısı haline gelir.
Haliyle tüm bu sebepler yüzünden, insanlarla iletişim kurmakta zorlanıyor. Çevresindeki insanların onu anlayabileceğine inanmıyor. Bu yüzden içindekileri bir insana değil, kendi gölgesine anlatmayı tercih ediyor. Gölgesini, kendisini yargılamadan dinleyebilecek ve yaşadıklarını anlayabilecek tek varlık olarak görüyor.
Kitap boyunca okuduğum hiç bir şeyden net bir çıkarım yapamadım. Çünkü biliyorum ki yazar bunları kendi iç dünyasına, birazda Yungcu olarak gölgesine bakarak yazdı. Nihayetinde insan kendi içine ne kadar derinlemesine bakarsa baksın, gördüklerinin gerçek olduğundan asla emin olamaz. Anılar, korkular, arzular ve hayaller birbirine karışır. Örneğin geçmişte yaşanan bir olay, zihinde tekrar tekrar canlandıkça değişir. İnsan bir süre sonra gerçekten yaşadığı şeylerle yaşadığını düşündüğü şeyleri birbirinden ayıramaz.
Zaten yazar daha hikayenin başında bizi böyle bir dünyanın içine çekerek anlatıcının zihnine ne kadar güvenebileceğimiz sorusunu ortaya koyuyor. Kitapta çok sayıda sembolizm ve mitolojik gönderme var. Örneğin adamın karısını öldürmesini ilk okumamda kendi içindeki karanlık bir duyguyu yok etmeye çalışması olarak düşünmüştüm. İkinci okumamda nefsini mi öldürdü acaba dedim. Neden, çünkü karısının şehvet düşkünü, sadakatsiz biri olduğunu biliyoruz dolayısıyla anlatıcının karısını öldürmesi, kendi içinde bastırmaya çalıştığı arzuların, bedensel dürtülerin ve dünyevi bağlılıkların simgesi olarak düşünülebilir.
Ezcümle Kör Baykuş, her okumada farklı şeyler bulunacak yoğun bir kitap. Yazar pek çok mitolojik sembolü ince eleyip sık dokuyarak metne yerleştirmiş. Benim düşüncem o ki ruhu paramparça olmuş bir adamın parçalarını kitaba fırlatıvermiş. Ama öylesine yapmamış bunu. Bize parçaları birleştirebilmemiz için bazı ipuçlarını da bırakmış.
Şu alıntı ile bitsin; “Lâkin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.






Bir Cevap Yazın