Suç ve Ceza-Fyodor Dostoevsky

Of, of, of! Bana her okumamda tekrar tekrar edebiyat sarhoşluğu veren roman… Ne roman ama, ne yazar! Onun kadar destansı, onun kadar kudretli, insanın zihnine bir balyoz gibi inen başka çok az eser vardır. “Yeniden okunmaya değmeyecek bir kitap aynı zamanda okunmaya da değmeyecek bir kitaptır” diyor Jaume Cabre. Suç ve Ceza; tekrar, tekrar, tekrar okunması gereken bir deneyim…

Roman, eski bir hukuk öğrencisi olan Rodion Raskolnikov ile açılır. Yoksuldur, yalnızdır, toplumdan kopuktur. Üniversiteyi maddi sebepler yüzünden bırakmak zorunda kalmıştır. Annesi ve kız kardeşiyle mektuplaşır; onların da sefalet içinde yaşadığını öğrenir. Özellikle kız kardeşi Dunya’nın sevmediği bir adamla yalnızca ekonomik güvence uğruna evlenmeyi kabul etmesi, Raskolnikov’un içindeki öfkeyi büyütür. Fakat burada önemli olan şey, onun yalnızca fakir olması değildir. Dünyaya karşı duyduğu kırgınlık, insanlara karşı geliştirdiği üstünlük hissi ve kendi zihninde yarattığı “olağanüstü insan” fikri, onu cinayete götüren gerçek motivasyondur.

Raskolnikov’un öldürmeye karar verdiği kişi yaşlı bir tefeci kadındır. Roman boyunca Dostoyevski özellikle bu kadının “iyi biri” olmadığını vurgular. Kadın cimridir, acımasızdır, insanların çaresizliğinden beslenir. Ve tam da bu yüzden Raskolnikov kendi zihninde korkunç bir ahlaki matematik kurar: Eğer kötü bir insanı öldürmek, daha büyük bir iyiliğe hizmet edecekse, bu gerçekten suç mudur? İşte romanın felsefi omurgası tam burada başlar.

Raskolnikov yazdığı makalede insanları ikiye ayırır: sıradan insanlar ve olağanüstü insanlar. Sıradan insanlar kurallara uyarlar; toplumun düzenini sürdürmek için vardırlar. Olağanüstü insanlar ise tarihi değiştiren kişilerdir. Napoleon gibi, Newton gibi, düzeni kırıp yeni bir düzen kuran insanlar. Raskolnikov’a göre bu insanlar gerektiğinde kan dökebilirler. Çünkü insanlığın ilerlemesi bazen ahlaki sınırların aşılmasını gerektirir. Bu düşünce, aslında modern dünyanın en tehlikeli fikirlerinden biridir: “Amaç uğruna her şey mübah mı?” Tarihteki en büyük felaketler, kendisini “insanlık adına” haklı gören insanlar tarafından yaratılmamış mıdır?

Raskolnikov’un trajedisi de tam olarak budur. O, cinayeti işlediğinde para kazanacağını, ailesini kurtaracağını, eğitimine devam edeceğini düşünür. Ama aslında yapmak istediği şey başka bir şeydir: Kendisine sıradan biri olmadığını kanıtlamak. Cinayet, onun için bir testtir. “Ben gerçekten olağanüstü biri miyim?”

Fakat teoriyle pratik arasındaki uçurum burada ortaya çıkar. Çünkü Raskolnikov cinayeti işler işlemez çökmeye başlar. Ateşlenir, hastalanır, paranoyaklaşır. Çaldığı eşyaları bile kullanamaz; gidip bir yere gömer. Yani teorisinde “olağanüstü insan” dediği figürün psikolojik ağırlığını taşıyamaz.

Raskolnikov’un vicdan azabı sadece suç işlemiş olmasından kaynaklanmaz. Daha derin bir şey yaşar: Kendi hakkındaki illüzyonunun yıkılışı. Kendini Napoleon sanarken sıradan bir insan olduğunu fark eder. Hatta Dostoyevski çok acımasız bir gerçeği hissettirir bize: Gerçekten “olağanüstü” olan insanlar, zaten kendilerinin olağanüstü olup olmadığını sorgulamazlar. Bu yüzden roman aynı zamanda narsisizmin çöküş hikayesidir.

Romanın en güçlü damarlarından biri de Sofya Semyonovna Marmeladova yani Sonya karakteridir. Sonya, yoksulluk yüzünden bedenini satmak zorunda kalan genç bir kadındır. Ama romanın ahlaki merkezi odur. Dostoyevski özellikle bunu yapar: Toplumun “düşmüş kadın” dediği kişi, romandaki en saf ruha dönüşür. Sonya onu yargılamaz. Onun yaptığı şeyi korkunç bulur ama yine de merhamet göstermeye devam eder. Modern dünyada çok unuttuğumuz bir şeyi temsil eder Sonya: Bir insanı yaptığı şeyden ayırabilme becerisini.

Sonya’nın anlattığı Lazarus hikayesi çok önemlidir. İncil’de Lazarus ölür ve İsa tarafından yeniden diriltilir. Raskolnikov fiziksel olarak yaşayan biri olsa da ruhsal olarak ölüdür. Sonya ise onun yeniden doğabileceğine inanır. Bu yüzden romanın en büyük kırılması cinayet sahnesi değil, itiraf sahnesidir. Sonya’nın söylediği şu cümle, romanın ahlaki özeti gibidir: “Git, bir yol ayrımında yere kapan ve toprağı öp. Çünkü ona karşı da suç işledin.”

Fyodor Dostoyevski bu romanla birlikte edebiyatı; psikolojinin, teolojinin ve felsefenin içine taşır. Freud’dan Nietzsche’ye kadar onlarca düşünürü etkileyen şey tam olarak budur: Dostoyevski insan zihninin karanlığını korkmadan inceleyebilen ilk büyük yazarlardan biridir.

Bugün hâlâ Suç ve Ceza’nın bu kadar güçlü hissettirmesinin sebebi de burada yatıyor. Çünkü hepimizin içinde bir Raskolnikov var. Hepimiz olmak istediğimiz kişiyle, aslında olduğumuz kişi arasında sıkışıp kalıyoruz. Hepimiz bazen kendi hikayemizin kahramanı olduğumuzu düşünüyoruz. Ama hayat gelip bize kim olduğumuzu gösteriyor.

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım