Allahım, ne kitap. Anthony Burgess edebiyatını anlatmak, tanımlamak, kategorize etmek öyle zor ki. Otomatik Portakal’ı ne zaman okusam, uzun uzun düşünürken buluyorum kendimi. Bu kitaptan sonra bana kalanın yoğun, çok yoğun bir his olduğunu fark ediyorum: hem yoğun hem de rahatsız edici, bu sebeple de tarifi çok zor…
Otomatik Partakal Britanya’da geçer. Henüz 15 yaşındaki Alex; şiddet, manipülasyon ve sadizmle yaşayan bir gençtir. Rastgele insanlara saldırır, tecavüz eder, cinayet işler ve bütün bunları yalnızca “eğlence” olarak görür. Sosyopat tanımındaki neredeyse her özelliği taşır. Burgess’in en rahatsız edici başarısı: Alex’i zeki, esprili, karizmatik ve hatta estetik zevkleri olan bir canavar olarak yazar. Özellikle Ludwig van Beethoven’a duyduğu tutkulu hayranlık, karakterin içindeki şiddetle tuhaf bir tezat oluşturur. Bu nedenle Alex korkutucudur; çünkü kötülük burada insanlık dışı değil, fazlasıyla insanidir.

Romanın etkisini artıran en önemli unsurlardan biri de Burgess’in yarattığı “Nadsat” dili olur. İngilizce ile Rusça kökenli kelimelerin birleşiminden oluşan bu argo dil, okuru Alex’in zihnine hapseder. Başlangıçta yabancı gelen kelimeler zamanla normalleşir ve okur, anlatılan korkunç olaylara istemeden alışmaya başlar. Şiddet sanki gerçekliğini kaybeder; masalsı, grotesk ve neredeyse oyunbaz bir hâl alır.
Romanın ikinci bölümünde Alex yakalanır ve hapse gönderilir. Devlet ise suçluları rehabilite etmek için yeni bir yöntem geliştirmiştir: Ludovico Tekniği. Bu teknik, davranış psikolojisindeki klasik koşullanma prensibine dayanır. Alex’e ilaç verilir, gözleri açık tutulur ve ona sürekli şiddet, savaş, işkence ve cinsellik görüntüleri izletilir. İlaç nedeniyle bu görüntüler yoğun mide bulantısı ve fiziksel acıyla birleşir. Zamanla Alex’in zihninde bir bağlantı oluşur; kötülük=acı

Sonuç olarak Alex artık şiddet uygulayamaz hâle gelir. Kötülüğü düşünmek bile onu fiziksel olarak hasta eder. Devlet için deney başarıdır; toplum artık bir suçludan kurtulmuştur. Ancak Burgess tam da burada etik bir çıkmaza girer. Çünkü Alex artık “iyi” biri değildir. Sadece seçim yapamaz durumdadır. Roman boyunca Burgess bu fikri oldukça açık biçimde vurgular. Hapishane papazının şu sözü kitabın merkezindeki tartışmayı özetler:
“İyilik insanın içinden gelmelidir. İyilik seçilen bir şeydir. Seçim yapamayan bir insan, insan olmaktan çıkar.”
Burgess’in cevabı oldukça nettir: İyilik ancak kötülüğü seçebilme ihtimali varsa anlamlıdır. Aksi hâlde insan, dışarıdan canlı görünen ama içten mekanikleşmiş bir varlığa dönüşür. Romanın adı olan “Otomatik Portakal” metaforu da bunu anlatır: organik görünen ama içeriden programlanmış bir insan.
Kitap; suç, şiddet, devletin insan zihni üzerindeki kontrolü, ahlakın doğası ve özgür iradenin anlamı üzerine de güçlü bir distopyadır. Burgess okuyucuya kesin cevaplar vermek yerine huzursuz edici sorular bırakır. İnsan gerçekten kendi seçimleriyle mi kötü olur? Davranışlarımız manipüle edilebiliyorsa özgür irade gerçek midir? Devletin “iyi vatandaş” yaratma hakkı var mıdır?

Roman, Brighton Rock ile ilginç benzerlikler taşır. Graham Greene de kendi romanında genç bir sosyopat olan Pinkie üzerinden günah, suç ve ahlak meselelerini inceler. Ancak Greene’in yaklaşımı daha sessiz ve psikolojik iken, Burgess’in dünyası taşkın, kaotik ve stilize bir şiddet evrenidir.
Kitabın sonunda Alex’in iyileştiğini, iyi biri olmayı ve bir aile kurmayı düşündüğünü görürüz. Fakat bu ahlaki bir dönüşümden çok, kötülüğün artık ona eskisi kadar haz vermemesinin sonucudur; yani değişen şey vicdanı değil, arzusunun yönüdür. Bu yüzden Alex’in finalde “iyi biri” gibi görünmesi gerçek bir dönüşümden çok, içsel bir kırılmanın ve zevk mekanizmasının sönmesinin sonucudur. Kötülüğün cazibesi kaybolduğunda geriye kalan şey ahlaki bir aydınlanma değildir.







Yorum bırakın