Beyaz Geceler-Fyodor Dostoevsky

“Hayaller içinde geçirilen gecelerden sonra ayılmanın, gerçek dünyaya dönmenin ne kadar korkunç olduğunu bilemezsin.”

Beyaz Geceler, Fyodor Dostoyevski’nin diğer kitaplarından farklı olarak; ölüm, hayatta kalma mücadelesi ve inanç meselelerine odaklanmaz. Aşık bir hayalperestin dört gece ve bir sabah süren kısa bir aşk hikayesini anlatır. Bu novella boyunca; içe kapanık, hayalci, dünyayla ilişkilenmeyi pek becerememiş bir karakterin, aşık oluşuyla beraber yaşadığı filizlenmeyi ve ardından gelen hayal kırıklığını okuruz.

Romanın isimsiz anlatıcısı (biz ona Hayalperest diyelim), modern edebiyatın en kırılgan karakterlerinden biri. O, gerçek hayatı yaşamaktan çok onu hayal etmeye yatkın biri ki bu yönüyle Dino Buzzati’nin Tatar Çölü eserindeki Giovanni Drogo karakterini Hayalperest’e çok benzetiyorum.

26 yaşındaki Hayalperest, günlerini Petersburg sokaklarında dolaşarak, insanları uzaktan izleyerek ve kendi zihninde alternatif yaşamlar kurarak geçiriyor. Hayalperest’in kimi kimsesi yok. Fakat onun trajedisi sadece yalnızlık değil; gerçek dünyayla bağ kuramayacak kadar kendi iç dünyasına gömülmüş olması…

Hayalperest, çok sevdiği gece yürüyüşlerinden birinde tesadüfen, ağlamakta olan 17 yaşındaki Nastenka ile karşılaşır. Aralarında kısa ama derin bir sohbet başlar ve bu karşılaşmanın ardından yeniden buluşmak üzere sözleşirler. Nastenka ise daha en başından, ona aşık olmamasını tembihler; çünkü böyle bir aşkın mümkün olmadığını söyler. Hayalperest de kendinden emin bir şekilde ona aşık olmayacağına dair söz verir. Ancak artık çok geçtir; Hayalperest, Nastenka’ya kalbini kaptırmıştır bile.

Hayalperest, ilk başta saf ve şaşkın bir aşık gibi görünse de, hikaye ilerledikçe onun aslında düşündüğümüzden çok daha zeki ve iç gözlem sahibi biri olduğu ortaya çıkar. Öte yandan Nastenka’nın, Hayalperest’in ona duyduğu aşkın farkında olmasına rağmen, bunu bilinçli olarak görmezden geldiği anlaşılır. Kendi gerçek aşkını unutmaya çalışırken, Hayalperest’i bir tür geçici sığınak, duygusal bir tutunma noktası gibi kullandığı da giderek belirginleşir.

Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde Hayalperest, aslında kalbinin başka birine ait olduğunu bilse de, Nastenka’ya olan duygularını açıkça itiraf eder. Nastenka ise bu itirafa, birlikte olabileceklerine dair umut verici bir karşılık verir. Ancak Hayalperest için bu mutluluk anları çok uzun sürmez. Nastenka’nın asıl sevdiği kişinin geri dönmesiyle birlikte, tüm dengeler bir anda değişir; Nastenka, Hayalperest’i geride bırakır ve hatta onu düğününe davet edecek kadar ileri gider.

Hayalperest tam da bu noktada gerçek hayatın sertliğiyle yüzleşir. Okur da onun neden sürekli hayallere sığındığını artık çok daha iyi anlar. Çünkü düşlerinden arındığında geriye yalnızca karanlık bir ruh hali kalır. Çevresindeki dünyanın bütün solgunluğu gözüne çarpmaya başlar; sokaklar, yaşadığı ev, kendi benliği, kısacası hayatın kendisi ona boğucu ve kasvetli görünür.

Ama Hayalperest, yaşadığı hayal kırıklığına rağmen Nastenka’ya öfke duymaz. Çünkü yalnızca dört gece boyunca bile olsa, onun dünyasını ışıkla doldurmayı başarmıştır:

“Ama sana kin bağlamak mı Nastenka? Tertemiz, pırıl pırıl mutluluğuna gölge düşürmek mi? Acı sitemlerimle seni kederlendirip gizli azaplar vererek, en mutlu anlarında yüreğinin acı ile çarpmasını ister miyim? Gelin olduğun gün, onunla birlikte yürürken, siyah saçlarını süslediğin narin çiçeklerden tekini bile soldurabilir miyim? Bunları ben mi yapacağım Nastenka? Asla! Göklerin her zaman açık olsun, sevimli gülümseyişlerin parlaklığını, mutluluğunu yitirmesin. Yapayalnız yaşayan sana karşı şükranla çarpan bir yüreğe tattırdığın mutluluk anından dolayı seni hep hayırla anacağım.”

Dostoyevski, hayal kurmanın ve yalnızlığın insan üzerinde yaratabileceği yıkıcı etkiyi oldukça sert bir biçimde ortaya koyar. Hayalperest, eğer bu kadar içine kapanık ve tek başına olmasaydı, yanında onu gerçekliğe çekecek insanlar bulunsaydı Nastenka’ya bu denli sürüklenmeyebilirdi. Yalnızlık, onun dünyayı algılama biçimini sessizce çarpıtır.

Hayalperest gerçek yaşamla yüzleştiğinde, içe kapanan ve karamsarlığa sürüklenen bir karakter. Bu karamsarlık onu yeniden hayal kurmaya itiyor; hayaller ise onu tekrar gerçekliğin sertliğiyle yüzleştiriyor. Böylece sonu gelmeyen bir döngü oluşuyor. Bu biraz “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” diye bilinen “nedensellik paradoksu”na benziyor. Kitap bittiğinde, Hayalperest’in bu döngüden kurtulamayacağını ve aynı çıkmazları tekrar tekrar yaşayacağını tahmin edebiliyorsunuz. Çünkü hepimizin içinde biraz Hayalperest’ten, biraz da Nastenka’dan izler var…

Petersburg’da bazı yaz gecelerinde güneş tam batmaz ve gökyüzü sabaha kadar aydınlık kalır. Bu dönemde şehir eşsiz bir atmosfere bürünür ve ismine ‘Beyaz Geceler’ denir. Hayalperest de tamamen karanlıkta kalmamak için gecesini aydınlık hayallerle süsler, kitabın ismi bu benzetmeden gelir…

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım