10 sene sonra yeniden The Brothers Karamazov… Karamazov Kardeşler’i ilk kez 20 yaşımdayken okumuş, ite kaka bitirmiştim; üstelik ne kadarını gerçekten anlayabildiğim de meçhuldü. Şimdi kitapla ilgili bir inceleme yazısı hazırlama niyetiyle yollarımız yeniden kesişti. Bu kez okumadım; adeta içtim. Vaktiyle zar zor bitirdiğim kitabı şimdi müthiş sürükleyici buldum.
Kimdir Karamazovlar ve kaç çeşit Karamazov vardır? Romanın eskimeyen bağlamının, azalmayan kudretinin ve köhneleşmeyen derdinin sırrı tam olarak burada yatar. Çünkü Dostoyevski bu aileyi, insan doğasının parçalanmış hâli gibi kurar.
Fyodor Dostoevsky bu son eserinde bir aile hikâyesi üzerinden modern insanın en büyük çatışmasını anlatır: Ateistin beyni ile dindarın kalbi arasındaki savaşı. Roman boyunca akıl ile iman, özgür irade ile güvenlik, ahlak ile nihilizm sürekli çarpışır. Ve Dostoyevski bunu teorik bir tartışma olarak değil, etten kemikten insanların ruhları üzerinden anlatır.

Fyodor Karamazov çürümüş bir baba figürüdür. O ahlaksız bir adam ve manevi boşluğun bedenleşmiş hâlidir. Servetini kendi emeğiyle kazanmamış olması önemlidir; Fyodor üretmeyen, yalnızca tüketen bir karakterdir. Şehveti, alaycılığı ve sorumsuzluğu ile bir baba olmaktan çok ilkel arzuların temsilcisine dönüşür. Çocuklarını sevmez, onlara rehberlik etmez; yalnızca kendi hazlarının etrafında döner. Dostoyevski’nin dünyasında baba figürünün çürümesi tesadüfi değildir. Çünkü Tanrı’nın öldüğü bir çağda otorite de parçalanmıştır.

Bu parçalanmışlığın dört farklı yansıması oğullarında ortaya çıkar. Dmitri Karamazov bedenin ve tutkunun insanıdır. Kontrolsüzdür, öfkelidir, arzularının peşinden sürüklenir. Babasına benzer çünkü ikisi de dürtülerinin kölesidir; ancak Dmitri’nin içinde hâlâ vicdan kırıntıları vardır. O günah işler ama günahından acı duymayı da bilir. Ivan Karamazov ise modern aklın temsilidir. Rasyonalisttir, zekidir, dili son derece güçlüdür. Her şeyi mantıksal zeminde açıklamak ister. Fakat onun trajedisi, zihninin ulaştığı yer ile ruhunun dayanabileceği yer arasındaki uçurumdur. Alyosha Karamazov ise sevgi etiğinin bedenleşmiş hâlidir. O teorik bir filozof değildir; hakikati insan ilişkileri üzerinden yaşar. Son olarak Pavel Smerdyakov vardır: bastırılmış aşağılanmanın, sınıfsal öfkenin ve nihilizmin karanlık çocuğu. Gayrimeşru doğumu biyolojik ve metafizik bir dışlanmışlığı da simgeler.

Romanın en büyük başarısı, Dostoyevski’nin ateizmi karikatürize etmemesidir. İvan yalnızca “yanlış düşünen” biri değildir; romanın en güçlü entelektüelidir. Dostoyevski onun ağzından insanlık tarihinin en ağır teolojik itirazlarından birini dillendirir: kötülük problemi. İvan’ın özellikle çocukların çektiği acılar üzerine yoğunlaşması önemlidir. Çünkü yetişkinlerin acısı bazen “hak edilmiş” olarak yorumlanabilir; fakat çocuk acısı mutlak masumiyetin yıkımıdır. İvan’ın anlattığı işkence gören küçük kız çocuğu hikâyesi bu yüzden romanın merkezindedir. İvan’ın “Bir çocuğun ölümünü görmektense dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim” sözü Tanrı’ya karşı nihilist bir saldırı değil, ahlaki bir isyandır. O, evrenin kutsal düzenini reddeder çünkü hiçbir kozmik uyumun bir çocuğun gözyaşını telafi edemeyeceğini düşünür.

İvan’ın düşünsel zirvesi “Büyük Engizisyoncu” bölümünde ortaya çıkar. Bu bölüm, dünya edebiyatının en büyük felsefi metinlerinden biridir. İvan’ın şiirinde İsa dünyaya geri döner fakat Engizisyon tarafından tutuklanır. Buradaki paradoks son derece çarpıcıdır: Kilise artık İsa’yı istememektedir. Çünkü Engizisyoncu’ya göre İsa insan doğasını yanlış anlamıştır. Şeytanın çölde sunduğu üç teklifi reddederek insanlara özgürlük vermiştir; oysa insan özgürlüğü taşıyabilecek kadar güçlü değildir. İnsan ekmek ister, mucize ister, otorite ister. Engizisyoncu’nun gözünde şeytan insan psikolojisini İsa’dan daha iyi anlamıştır.

Burada Dostoyevski modern uygarlığın temel krizini teşhis eder. İnsan özgürlük ister ama aynı zamanda özgürlükten korkar. Bu yüzden kendi iradesini bir otoriteye teslim etmeye meyillidir. Engizisyoncu’nun “İnsanoğlunun baş derdi, kendisine bağışlanan özgürlüğü bir an önce bir başkasına devredebilmekti” sözü modern totaliter rejimlerin de önceden yazılmış özeti gibidir. İnsan hakikatten çok güvenliği tercih eder. İvan’ın trajedisi tam burada ortaya çıkar: O özgürlüğü savunur fakat insanın özgürlükle ne yapacağını da dehşet içinde görür.
Fakat Dostoyevski’nin cevabı rasyonel bir karşı argüman değildir. İsa Engizisyoncu’ya hiçbir cevap vermez; yalnızca onu öper. Bu sahne romanın bütün epistemolojik yapısını tersine çevirir. Çünkü Dostoyevski’ye göre insan yalnızca mantıksal bir varlık değildir. Bazı hakikatler akıl yürütme ile değil, sevgi deneyimi ile kavranabilir. Alyoşa’nın daha sonra İvan’ı öpmesi de aynı hareketin dünyevi tekrarına dönüşür. Alyoşa’nın problemi, İvan kadar iyi konuşamamasıdır; fakat Dostoyevski’ye göre hakikatin nihai taşıyıcısı retorik değil sevgidir.

Romanın en derin ahlaki boyutu ise Elder Zosima üzerinden kurulur. Zosima’nın temel öğretisi şudur: “Herkes herkesin günahından sorumludur.” Bu fikir romanın etik omurgasını oluşturur. Modern hukuk suçun bireysel olduğunu varsayar; Dostoyevski ise suçun metafizik olarak kolektif olduğunu gösterir. Çünkü insan eylemleri birbirinden izole değildir. Bir düşünce, bir aşağılama, bir ihmal başka bir insanın ruhuna sızabilir. Günah bulaşıcıdır.

Baba Fyodor’un öldürülmesi bu düşüncenin somutlaşmış hâlidir. Katil fiziksel olarak Smerdyakov’dur; fakat cinayetin entelektüel zemini İvan tarafından hazırlanmıştır. Smerdyakov’un “Her şey mübah düşüncesinin etkisindeydim” sözleri bu yüzden son derece önemlidir. İvan cinayeti işlemez ama cinayetin ahlaki imkânını üretir. Başlangıçta suçu yalnızca eylem üzerinden değerlendiren İvan, roman ilerledikçe Zosima’nın haklılığını anlamaya başlar. Çünkü düşünceler de eylemler kadar gerçek sonuçlar doğurabilir.
Bu ahlaki zincir başka olaylarda da görülür. Alyoşa’nın elini ısıran küçük çocuğun öfkesi nedensiz değildir; Dmitri daha önce onun babasını aşağılamış ve dövmüştür. Şiddet burada tekil bir olay olmaktan çıkar, kuşaktan kuşağa yayılan psikolojik bir enfeksiyona dönüşür. Dostoyevski’nin insan anlayışı son derece ilişkiseldir: Hiç kimse yalnızca kendi günahını yaşamaz.
Romanın trajik yapısı da buradan doğar. Smerdyakov intihar eder. Dmitri suçsuz olduğu hâlde mahkemelerde sürünür çünkü kendi içinde suç ortaklığı hisseder; babasının ölümünü istemiştir. İvan ise en büyük cezayı alır: zihinsel çöküş. Şeytanı görmeye başlaması, kendi fikirlerinin cehenneminde sıkışmasının sembolüdür. İtiraf edemediği suç, zihnini içeriden parçalar. Zosima’nın söylediği gibi insan ruhu suçunu sonsuza kadar taşıyamaz. İnansın ya da inanmasın, sonunda hakikati itiraf etmek ister.

Ve bütün bu karanlığın ortasında ayakta kalan tek kişi Alyoşa’dır. Dostoyevski burada çok radikal bir öneride bulunur: dünyayı kurtaracak olan şey büyük sistemler değil, küçük sevgi eylemleridir. Alyoşa insanları teorilerle değiştirmez; onları dinler, affeder, yardım eder, çocukların arasını düzeltir. O modern dünyanın kahraman tipine benzemez çünkü gücü ideolojiden değil, şefkatten gelir.
Romanın finalinde çocukların “Yaşa Karamazov!” çığlıkları son derece önemlidir. “Karamazov” adı roman boyunca şehvetin, çürümenin, cinayetin ve ahlaki yozlaşmanın simgesidir. Alyoşa ise bu soyadı ilk kez sevgiyle ilişkilendirir. Ve bunu akıl yoluyla değil, yaşanmış iyiliklerle başarır. Dostoyevski’nin nihai cevabı burada saklıdır: İnsanlığı kurtaran şey mutlak bilgi değil, birbirine yöneltilen sevgidir.
Bu nedenle Karamazov Kardeşler; insanın özgürlük karşısındaki korkusunu, ahlakın metafizik temelini, aklın sınırlarını ve sevginin ontolojik gücünü inceleyen devasa bir ruh laboratuvarıdır. Dostoyevski burada modern insanı ikiye ayırır: İvan’ın beyni ve Alyoşa’nın kalbi. Ve romanın sonunda şu notu bırakır: İnsanlığı ayakta tutacak olan şey her zaman Alyoşa’nın kalbi olacaktır.







Yorum bırakın