Maksim Gorki’nin Ana’sını bunca sevmemin nedeni, sanıyorum bana Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini hatırlatıyor olması. İki eser kıyas kabul etmez, biliyorum. Fakat Yaşar Kemal’in toplumcu gerçekçiliği düşünüldüğünde, Gorki’yle arasında güçlü bir edebi yakınlık kurmak mümkün. Bana kalırsa bu benzerlik, yalnızca edebi bir akrabalıkla açıklanamayacak kadar derin. Elbette Yaşar Kemal’in sesi bütünüyle kendine özgü. Fakat farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda yaşamış bu iki büyük yazarın, insanoğlunun acılarını, direnişini ve umudunu böylesine benzer bir duyarlılıkla anlatabilmesi çok hoş gerçekten. Aynı çağın değil, sanki aynı vicdanın çocukları gibiler.

1906’da kaleme alınan Ana, Rus ve dünya edebiyatında toplumcu gerçekçilikle ilişkilendirilen en etkili romanlardan biri. Gorki eserini Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunduğu sırada, 1905 Devrimi’nin yenilgisinin ardından devrimci hareket içinde oluşan moral bozukluğuna karşı bir umut ve mücadele duygusu yaratmak amacıyla yazmış. Roman, 1902 yılında Sormovo’da gerçekleşen 1 Mayıs işçi gösterilerinden ve bu gösterilerin ardından yaşanan gerçek olaylardan esinleniyor. Özellikle devrimci Pyotr Zalomov’un annesi Anna Kirillovna Zalomova’nın oğlunun mücadelesine katılması, romandaki Nilovna karakterinin oluşumunda önemli bir kaynak olmuş. Bu yönüyle Ana, kurmaca ile tarihin birbirine güçlü biçimde temas ettiği eserlerden biri.

Romanın merkezinde Pelageya Nilovna Vlasova bulunuyor. Hayatı boyunca yoksulluk, şiddet ve korku içinde yaşamış sıradan bir Rus kadını. Alkolik ve baskıcı eşinin yıllarca süren fiziksel ve psikolojik şiddetine maruz kalmış, eşinin ölümünün ardından hayatını büyük ölçüde oğlu Pavel’e adamış. İlk sayfalarda Nilovna; iradesi büyük ölçüde bastırılmış, korkuyla yaşayan ve kaderine boyun eğmiş bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Pavel’in devrimci çevreye katılması, annesi Nilovna’nın dünyasını değiştirmeye başlıyor.

Eve getirilen kitaplar, yapılan gizli toplantılar ve konuşulan yeni fikirler başlangıçta Nilovna’yı korkutuyor. Çünkü o hayatı boyunca düşünmekten çok itaat etmeyi öğrenmiş bir kadın. Ancak oğluna duyduğu sevgi, zamanla korkusunun önüne geçiyor. Önce anlamaya çalışıyor. Ardından yardım etmeye başlıyor. Nihayetinde ise mücadelenin aktif bir parçası haline geliyor.

Romanın görünen kahramanı Pavel olsa da, asıl büyük dönüşümü yaşayan kişi Nilovna. Çünkü bana göre Ana, bir devrim romanı olduğu kadar, hatta ondan önce bir bilinçlenme romanı. Gorki, eserinde eğitimden ve imkanlardan yoksun, yoksulluk ve baskı içinde yaşamış bir insanın bile düşünerek, sorgulayarak ve cesaret göstererek kendi kaderini değiştirebileceğini anlatıyor. Nilovna’nın korkudan bilince, bilinçten cesarete ve nihayet eyleme doğru ilerleyen yolculuğu, romanın en güçlü tarafı.

Belki de bu yüzden Ana ile İnce Memed arasında kendiliğinden bir bağ kuruyorum. İkisinde de ezilen insanın yalnızca acısını değil, direnme gücünü de anlatılıyor. İkisinde de korkunun yerini yavaş yavaş cesaret, çaresizliğin yerini umut alıyor. Gorki’nin Rusya’sıyla Yaşar Kemal’in Çukurova’sı birbirinden çok uzak dünyalar olsa da, insanın adaletsizlik karşısında ayağa kalkma isteği ikisini birbirine yaklaştırıyor. Biri Pavel’in, diğeri Memed’in hikayesini anlatırken, temelinde aynı soru var: İnsan, kendisine biçilen kadere ne ölçüde boyun eğmek zorunda?

Romanın asıl doruk noktası, Nilovna’nın oğlunun düşüncelerini ve mahkemede yaptığı konuşmayı insanlara ulaştırmaya çalıştığı son bölüm. Pavel’in konuşmasını içeren bildirileri dağıtmaya çalışan yaşlı kadın, polis tarafından fark ediliyor. Fakat Ana, yakalanma ve cezalandırılma tehlikesine rağmen elindeki bildirileri dağıtmaktan vazgeçmiyor. Dövülüyor ve sürükleniyor, ancak son ana kadar mücadele etmeyi sürdürüyor. Bu sahne, Nilovna’nın korkudan cesarete ve bilinçli bir mücadeleye uzanan dönüşümünü güçlü bir biçimde ortaya koyuyor.

Elbette Ana kusursuz bir roman değil. Örneğin devrimci karakterlerin çoğu, mücadeleleri ve inançları ön plana çıkarılacak biçimde tasvir edilirken, Çarlık rejimini temsil eden karakterler daha tek boyutlu ve olumsuz özellikleriyle öne çıkıyor. Bu durum romanın edebi derinliğini yer yer sınırlasa, anlaşılabilir bir tercih.

Fakat nihayetinde Ana; işçi sınıfının mücadelesini, baskının insan ruhunda açtığı yaraları, bilincin ve eğitimin dönüştürücü gücünü, anneliğin fedakarlığını ve adalet arayışının bedelini anlatan güçlü bir toplumsal roman. Gorki’nin satırlarında devrim kadar umut, öfke kadar merhamet ve siyaset kadar insan var.

Şununla bitsin: “Sık sık gülen insanlar kalplerinde en çok acı olanlardır…”

Bir Cevap Yazın