O zaman yazımıza o meşhur tweet ile başlıyoruz: Güzel lakin Werther’in çok kastığını düşünüyorum. 🙂
Keşke Werther bir bebeklik hastalığı yüzünden ölmüş olsaydı da bu işkenceye katlanmak zorunda olmasaydık…. Şaka bir yana Goethe’nin 24 yaşındayken yayımladığı ilk romanı olan Genç Werther’in Acıları, yalnızca Alman edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en etkili klasiklerinden biri kabul ediliyor. Öyle ki yayımlandığı dönemde Avrupa’da büyük bir ilgi görmüş, gençler Werther gibi giyinmeye başlamış. Hatta tarih kitaplarına Werther Ateşi olarak geçen ve romanla ilişkilendirilen intihar vakaları yüzünden bazı bölgelerde yasaklanmış. Napolyon’un bu kitabı sürekli yanında taşıdığı bile söyleniyor. Bütün bunları öğrendikten sonra kitaba büyük beklentilerle başladım. Fakat itiraf etmeliyim ki, incecik kitabı bitirmek sandığımdan daha zor oldu…
Roman tamamen Werther’in arkadaşı Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşuyor. İlk sayfalarda doğaya duyduğu hayranlığı, yaptığı gezileri, resim tutkusunu, Homeros okumalarını ve çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkileri anlatıyor. Derken nişanlı olduğunu bildiği Charlotte (Lotte) ile tanışıyor ve hayatı neredeyse tek bir duygu, takıntılı bir aşk etrafında dönmeye başlıyor.
Werther’in Charlotte’a duyduğu sevgi zamanla romantik bir aşktan çok saplantıya dönüşüyor. Charlotte evlenmesine rağmen onun hayatından çıkmayı reddediyor. Sürekli onu ziyaret ediyor, onun etrafında dolaşıyor ve kendi mutluluğunu tamamen bu ilişkiye bağlıyor. Sonunda yaşadığı çıkmazı çözmenin tek yolu olarak intiharı görüyor.
Kitabın başından sonuna kadar hiçbir sayfasında Werther’e asla yakınlık hissedemedim. Ne yaşadığı acıyı anlayabildim ne tavırlarını… Sürekli kendi duygularını merkeze koyması, çevresindeki insanların sınırlarını görmezden gelmesi ve yaşadığı her hayal kırıklığını dünyanın sonu gibi görmesi beni karakterden giderek uzaklaştırdı. Özellikle Charlotte evlendikten sonra bile onun peşini bırakmaması bana romantik olmaktan çok rahatsız edici geldi.
Belki de en çok şaşırdığım şey, Werther’in değişmek için eline geçen hiçbir fırsatı değerlendirmemesi oldu. İş buluyor, yeni bir çevre ediniyor, farklı bir hayat kurma ihtimali doğuyor. Fakat kısa süre içinde her şeyi bırakıp yine aynı döngünün içine giriyor. Roman boyunca sürekli kendi acısını büyütüyor fakat onu aşmak için gerçek anlamda hiçbir çaba göstermiyor.
Ezcümle bütün bunlar kitabı beğenmediğim anlamına geliyor. Ve işin ilginç yanı, bunu söylerken kendimi biraz suçlu hissediyorum. Sonuçta elimizde dünya edebiyatının en önemli klasiklerinden biri var. Acaba sorun kitapta mı, bende mi diye düşünmeden edemiyor insan…
Biraz araştırınca eserin neden bu kadar önemli kabul edildiğini daha iyi anladım. Genç Werther’in Acıları, Romantizm akımının ilk büyük eserlerinden biri. Doğanın yüceltilmesi, bireyin iç dünyasının merkeze alınması ve duyguların aklın önüne geçmesi bugün bize tanıdık geliyor olabilir, fakat 1774 yılında bunlar oldukça yenilikçiydi. Fakat burada başka bir soru ortaya çıkıyor. Bir eserin tarihsel önemi ile ondan alınan okuma keyfi aynı şey mi? Bence değil. Sonuçta okuma deneyimi kaçınılmaz olarak öznel…








Yorum bırakın