Çocukken en sevdiğim kitap şüphesiz Robinson Crusoe’ydu. Sanıyorum elimde İnkılap Yayınları’nın çocuklar için kısaltılmış bir baskısı vardı. Kaç kez okuduğumu bugün hatırlamıyorum ama bana her seferinde aynı heyecanı yaşatmayı başarırdı. Issız bir adada tek başına hayatta kalmaya çalışan bir insanın hikayesi tahmin edeceğiniz üzere çocuk hayal gücüm için tarifsiz bir maceraydı. Yakın zamanda eserin iki ciltlik tam metin baskısını edinince yıllar sonra tekrardan okumaya karar verdim. Çocuklukta yalnızca macera tarafını gördüğüm bu romanı, yetişkin bir okur olarak bambaşka bir gözle değerlendirmiş oldum.
Öncelikle Robinson’un adadaki yaşamını adım adım inşa edişini takip etmek hala etkileyici. Daniel Defoe’nun olay örgüsünü kurma biçimi ve anlatının temposu gerçekten ustaca. Özellikle ilk cilt, neredeyse hiç düşmeyen bir akıcılığa sahip. Buna karşılık ikinci ciltte aynı heyecanı ne yazık ki hissedemedim. Bunun nedeni şüphesiz ilk kitaptaki keşif duygusunun ikinci kitapta yerini daha durağan ve didaktik bir anlatıya ve Hristiyan misyonerliğine bırakıyor olması.
Romanı okurken görmezden gelemediğim pek çok rahatsız edici unsur oldu. Elbette 1719 yılında yayımlanmış bir eseri, bütünüyle 21. yüzyılın değerleriyle yargılamak adil olmaz. Ancak tarihsel bağlamı anlamak metni eleştirmeye engel değil. Öncelikle, Robinson köle ticaretine yabancı olmayan ve bunu doğal gören bir karakter. Romanın başlarında bunun sıradan bir ayrıntı gibi sunulması, dönemin sömürgeci zihniyetini açıkça yansıtıyor. Daha sonra Cuma karakteriyle kurduğu ilişki de efendi-köle düzeninin bir ürünü. Keza Robinson’un anlatısına sinen üstünlük duygusu da, Avrupa merkezci ve sömürgeci bakışın son derece rahatsızlık veren bir yansıması.
Yazmadan edemeyeceğim, metnin anne keçiyle ilgili bölümü son derece rahatsız ediciydi. Şöyle ki Robinson anne keçiyi vuruyor, yavru keçi ise annesinin öldüğünü bilmeden onu emmeye devam ediyor. Robinson anneyi mağarasına doğru sürüklerken, yavru onu çaresizce takip ediyor. Daha da kötüsü Robinson kısa süre sonra onu da kesip yiyor. Okurken büyük bir vicdani ağırlık hissettim. Açlıktan ölmek ile böyle bir şeyi yapmak arasında seçim yapmak zorunda kalsam, açlıktan ölmeyi hiç düşünmeden tercih ederdim.
Ayrıca Defoe’nun yamyam vahşiler tasvirlerini de sorgulamadan edemedim. Bu anlatının ne kadarının gerçek gözlemlere, ne kadarının Avrupa’da dolaşan korkulara, seyahat anlatılarına ve önyargılara dayanıyor belli değil. Genel kabul Defoe’nun büyük ölçüde kendi döneminin sömürgeci dünya görüşünü paylaşan bir beyaz Avrupalı olarak yazdığı yönünde. Roman bu nedenle 18. yüzyıl Avrupa’sının dünyaya nasıl baktığını gösteren önemli bir tarihsel belge niteliği de taşıyor.
Ek olarak, ikinci ciltte Robinson’un dünyayı gezerken İngiltere dışındaki tüm ülkeleri küçümsemesi, aşağılaması ve açıkça ırkçı bir dil kullanması oldukça rahatsız edici. Buna örnek olması için bazı pasajları eklemeyi düşündüm, ancak bu söylemleri yeniden paylaşmanın, istemeden de olsa onların dolaşıma girmesine katkıda bulunacağına karar verdim ve bundan vazgeçtim.
Bütün bu eleştirilerime rağmen Robinson Crusoe’nun neden dünya edebiyatının en etkili romanlarından biri olduğunu anlamak zor değil. Bugün hala sayısız ıssız ada hikayesinin temelinde bu romanın izleri bulunuyor. Bir insanın medeniyeti tek başına yeniden kurmaya çalışması fikri, aradan üç yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hala büyüleyici. Nitekim Robinson Crusoe birçok edebiyat tarihçisi tarafından daha sonra sayısız romana, uyarlamaya ve filme ilham veren ilk gemi kazası ya da ıssız ada romanı olarak kabul ediliyor.







Bir Cevap Yazın