Bu kitabı ancak şimdi okumuş olmanın mahcubiyetini yaşıyorum. Keza Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Türk okuru için çok kişisel bir yerde duruyor. Bunun sebebi ise Mustafa Kemal Atatürk’ün kitaba verdiği değer. Atatürk’ün, özellikle öğretmenlerin, subayların ve gençlerin bu eseri okumasını tavsiye ettiği, hatta eğitim kurumlarında okutulmasını istediği herkes taradından bilinir.
Metin hakikaten müthiş değerli ve yazara hayran olmamak mümkün değil. İlk olarak Grigory Petrov’un anlattığı hikaye yalnızca Finlandiya’nın hikayesi değil. Cehaletle, yoksullukla ve umutsuzlukla mücadele eden her toplum için yazılmış bir uyanış çağrısı. Petrov, bataklıklar ve kayalıklarla çevrili, uzun yıllar yoksulluk içinde yaşamış Finlandiya’nın nasıl çağdaş bir topluma dönüştüğünü anlatırken aslında tek bir gerçeğin altını çiziyor. Bir ülkeyi değiştiren şey doğal zenginlikleri değil, insanlarının karakteridir. Nitekim kitapta geçen şu cümle bu düşüncenin özeti gibi:
“Kader yolumuza bataklıklar ve kayalıklar çıkardı; ama biz onları işledik ve medeni bir ülke kurduk.”
Petrov, hiçbir zaman mucizevi çözümlerden söz etmiyor. Ona göre toplumları ayağa kaldıran şey uzun soluklu eğitim, ahlak, çalışma disiplini ve her bireyin ülkesine karşı hissettiği sorumluluk. Petrov’un anlattığı Finlandiya’nın merkezinde tek bir isim var: Johan Vilhelm Snellman. Ancak yazar onu kurtarıcı bir kahraman olarak sunmuyor. Tam tersine, büyük insanların ancak onları yetiştirecek bir toplumun içinden çıkabileceğini söylüyor. Kitaptaki şu benzetme bunun en güzel örneklerinden birisi:
“Büyük adam bir kahramandır, bir şimşektir. Ancak halk, o şimşeği meydana getiren buluttur… Eğer bulutta elektrik yoksa hiçbir zaman şimşek çakmaz.”
Bu düşünce, kitabın belki de en güçlü mesajı. Toplum değişmeden yöneticilerin değişmesi tek başına yeterli değil. Çünkü yöneticiler de o toplumun ürünü. Petrov’un ifadesiyle:
“Yöneticiler, ister iyi ister kötü olsunlar, kendi toplumlarının aynasıdır.”
Dolayısıyla kitabın hedefi yalnızca devlet adamlarını eleştirmek değil, her bireyi kendi sorumluluğuyla yüzleştirmek. “Ben ülkem için ne yapıyorum?” sorusu, kitabın başından sonuna zihnimde yankılandı diyebilirim. Metnin en çok üzerinde durduğu konu ise eğitim. Fakat Petrov’un eğitim anlayışı yalnızca okul sıralarıyla sınırlı değil. Yazar eğitimin ailede başladığını, çocukların nasihatlerden çok örnek alınacak davranışlarla yetiştiğini söylüyor.
“Azarlamakla ve ceza vermekle çocuklara itaat ve sevgi aşılanabileceğini sanmayın. Çocuklarınızın yanında öyle davranın ki, onlar sizin erdemlerinizi görerek sizi sevmeye başlasınlar.”
Bu yaklaşım aslında bütün kitabın özeti gibi. Çünkü Petrov’a göre toplum, büyük nutuklarla dönüşmez. Evlerin, sınıfların ve insanların karakterinin değişmesiyle dönüşür. Petrov’un en sert eleştirilerinden biri de emek vermeden refah bekleyen anlayışa. Bu noktada Tolstoy’un sözlerine yer vererek insanların sürekli hayattan almak istediğini, fakat ona bir şey vermek istemediğini söyler. Ona göre toplumun çürümesi, yalnızca kötü yöneticilerden değil, sorumluluk almayan bireylerden de kaynaklanıyor. Bu yüzden kitap, okuyucuyu sürekli rahatsız eden aynı soru soruyor:
“Ulusumuzun geleceğinde nasıl bir rol oynuyoruz?”
Bence kitabı yüzyıl sonra bile canlı tutan şey bu. Petrov, okurunu seyirci olmaktan çıkarıp sorumluluk almaya davet ediyor. Bununla birlikte yazar yalnızca ekonomik kalkınmayı yeterli görmüyor. Fabrikalar kurmanın, yollar yapmanın veya üretimi artırmanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğini söylüyor. Asıl mesele, insanların ruhunu, sağlığını ve yaşam kalitesini yükseltebilmektir. Bu yüzden halkın bilgisizliğine kayıtsız kalmayı yalnızca bir ihmal değil, ahlaki bir suç olarak görüyor.
Şu soru ile bitsin: “Ülken için gerçekten ne yapıyorsun?”







Yorum bırakın