Samiha Ayverdi külliyatını, eserlerin yayımlanış sırasına göre okumaya devam ediyorum. Ateş Ağacı, yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Üzülerek söylüyorum ki bu yolculukta aradığımı henüz bulamadım. Yazar hakkında yıllardır çok büyük övgüler duyuyorum. Özellikle tasavvuf alanında kendisine duyulan sevgi ve saygı oldukça büyük. Ancak açık konuşmam gerekirse, bu övgülerin ne kadarının tarafsız şekilde yapıldığından emin değilim. Bana kalırsa birçok okur Samiha Ayverdi’nin tasavvufi kimliğini seviyor, edebiyatını ise aynı ölçüde değerlendiremiyor.

Şimdiye kadar okuduğum üç eserine dayanarak söyleyebilirim ki Samiha Ayverdi, başarılı bir romancı değil. Hatta kurgu konusunda çok çok zayıf. Ateş Ağacı’nın ilk baskısı 1941 yılında yapılmış. Kitabı okurken uzun süre, dönemin ruhu böyle sanırım diyerek kendimi ikna etmeye çalıştım. Ancak sayfalar ilerledikçe, eserin problemlerinin dönemin ruhu denilerek geçiştirilemeyeceğini fark ettim.

Metnin en büyük problemi, bana göre karakterlerin tek boyutlu olması. Başkahraman Cemil Bey, anlatı boyunca hayatın hakikatine ulaşmış, insan ruhunu çözmüş, derin tasavvufi yorumlar yapan örnek bir şahsiyet olarak sunuluyor. Fakat bilgelik bir tarafta dursun, adamın paçalarından kibir akıyor. Cemil Bey kimseyi beğenmiyor. Karşılaştığı insanları sürekli zihninde yargılıyor, aşağılıyor ve çözümlemeye çalışıyor. Kadınlara bakışı ise özellikle rahatsız edici. Roman boyunca kadınları çıkarcı, basit ve ahlaken zayıf kişiler olarak değerlendiriyor. Cemil Bey, narsistik kişilik bozukluğu spektrumuna ait tüm özellikleri bünyesinde barındıran bir adam. Onun, hayatın felsefesini çözmüş dindar ve bilge adam tavırları sürekli havada kalıyor. Kendisinin bir kez bile namaz kıldığını ya da Kur’an-ı Kerim okuduğunu görmüyoruz. İnanılmaz derecede kibirli, adeta bir ahlak polisi gibi sürekli etrafındaki insanları eleştirip aşağılıyor.

Karakterin davranışları ile romanın onu sunuş biçimi arasında da ciddi bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden, amcası tarafından büyütülen Cemil, yurt dışında eğitim gördükten sonra kendisi için hazırlanan parlak kariyeri reddedip Bursa’da ilkokul öğretmeni olmayı seçiyor. Bu yönüyle idealist biri gibi çiziliyor. Teyzesinin kızı Kadriye ile, annesinin bir nevi vasiyeti olduğu için ve onu saf, temiz bir kadın olarak gördüğünden evleniyor. Tabii kısa süre içinde pişman oluyor ve karısını cahil bulmaya başlıyor.

Oysa daha en başta hem Kadriye’nin babası hem de Kadriye’nin kendisi, Cemil ile birbirlerine uygun olmadıklarını ve onun kendisine daha uygun bir kadınla evlenmesi gerektiğini söylemişti. Fakat Cemil Bey, her şeyi çok bildiği gibi burada da kendi bildiğini okuyor. İlerleyen sayfalarda Beyefendi hamile eşini İzmir’de ailesinin yanına bırakıp Bursa’da Vali Bey’in davetlerine katılmaya devam ediyor. Orada Vali Bey’in yeğeni Şermin ile yakınlık kuruyor. Bir yandan zihninde Şermin’in küçümsese de onun çevresinden asla kopmuyor. Fakat tüm bunlar yaşanırken Cemil, roman tarafından her zaman kusursuz bir karakter olarak sunuluyor.

Romanın ilerleyen bölümlerinde Fransız jeolog ve gazeteci Juliette’in gelişiyle hikaye bambaşka bir yöne evriliyor. Fransızca bildiği için Juliette’e rehberlik etmekle görevlendirilen Cemil, kısa süre içinde ona aşık oluyor. Kendisini yüksek ahlakın temsilcisi olarak gören bu karakterin Juliette’i dudağından öpmesi, ardından bu saatte açık otel bulamayız gibi saçma sapan bir bahane ile evinde misafir etmesi ve birlikte bir gece geçirmeleri, romanın Cemil’e yüklediği manevi misyonla asla örtüşmüyor. Asıl problem ise bunların romanda neredeyse hiç sorgulanmaması, aksine büyük ve ulvi bir aşk gibi sunulması.

Final ise benim için inandırıcılığın tamamen koptuğu yer oldu. Juliette’in ölümünden sonra amcasının İstanbul’a gelip Cemil’e teslim ettiği mektuplar, romanın en zayıf kısmıydı. Henüz yirmili yaşlarında taş çatlasın 30 yaşında Fransız bir kadın olan Juliette’in mektuplarında kullandığı tasavvufi dil bana son derece yapay geldi. Sanki yıllarca tasavvuf eğitimi almış, bütün bu düşünce sistemini özümsemiş bir müridin satırlarını okuyor gibiydim. Karakterin yaşadığı dönüşüm ne psikolojik olarak hazırlanıyor ne de okuru ikna edecek bir gelişim süreci sunuluyor. Bu yüzden final, duygusal olmaktan çok kurmaca hissini artıran bir etki bıraktı.

Beni en ama en çok rahatsız eden şey, kitapta iki farklı Türk kadını profilinin yer almasıydı. Bunlardan birincisi şuh, basit, erkekleri etkilemeye çalışan bir kadın. Diğeri ise karısı gibi saf ve temiz ama cahil bir kadın. Bir kadın yazarın kendi milletinin kadınlarını bu şekilde karikatürize etmesini anlamakta zorlandım. Bana göre bu son derece sorunlu bir bakış açısı. Ayrıca Cemil’in, Türk kadınlarında arayıp bulamadığı felsefi ve tasavvufi derinliği Fransa’dan rastgele gelen bir Fransız kadında bulması da tüm bu saçmalığa tüy dikti.

Neyse, böyle işte. Ben sevemedim. Umarım yazarın ilerleyen eserlerinde, hakkında yıllardır duyduğum övgülerin karşılığını bulabilirim.

Bir Cevap Yazın