Sabrın sonu selamettir diye boşuna söylememiş büyüklerimiz. Samiha Ayverdi külliyatını bitirme maceram devam ederken, ilk üç eserinde aradığımı bulamadığımı daha önceki incelemelerimde belirtmiştim. Fakat dördüncü eser olan Yaşayan Ölü, sonunda içimi rahatlattı. Nihayet verdiğim emeğin karşılığını almaya başladım. Artık çabalarımın meyvesini topluyormuşum gibi hissediyorum.

Roman, Leyla ve Seniyye adlı iki yakın dostun mektuplaşması üzerinden ilerliyor. Bu yönüyle, yazarın önceki eserlerinden ayrılıyor. Ancak diğer iki romanı Ateş Ağacı ve Batmayan Gün’de olduğu gibi, burada da ayrıcalıklı bir aileden gelen genç bir karakteri başrolde görüyoruz. Bu noktada Samiha Ayverdi’nin zaman zaman kendini tekrar ettiğini söylemeden geçemeyeceğim.

Hikayenin merkezinde Leyla ile Seniyye var. Araları açılmış iki yakın arkadaş bunlar. Bunun sebebi ise Seniyye’nin eğitimini yarıda bırakıp evlenmesi. Leyla, arkadaşının bu kararını bir türlü kabullenemiyor. Seniyye’nin büyük bir hata yaptığını düşünüyor. Hatta mektuplarında Seniyye’nin eşi Ekmel Haydar’ı hiç sevmediğini açıkça dile getiriyor.

Seniyye ise kararından en ufak bir pişmanlık duymuyor. Aksine, eşi Ekmel Haydar’a büyük bir aşkla bağlı. Fakat burada önemli bir noktayı belirtmek gerekiyor: Ekmel Haydar sıradan bir karakter değil, o bir Mürşid-i Kâmil.

Leyla, Seniyye’nin eşi hakkında anlattıklarını bir türlü anlayamıyor. Çünkü aşkın hem maddi hem de manevi boyutlarına oldukça yabancı bir karakter. Ancak hayatına Ayşe ve dedesi Gerçek Çelebi’nin girmesiyle her şey değişmeye başlıyor. Tasavvuf ehli olan bu insanların yanında hem kendisini hem de hayatın anlamını keşfetmeye başlıyor. Kısa süre sonra onların vesilesiyle Ekmel Haydar ile tanışıyor ve aradığı aşkı buluyor. İşte romanın bu noktadan sonraki bölümleri su gibi akıyor. Bir Mürşid-i Kâmil hakkında kaleme alınmış satırları okumak gerçekten büyük bir keyif veriyor.

Romanın adı olan Yaşayan Ölü, tasavvufi anlamda nefsini öldürmüş, dünyevi hırslardan sıyrılmış insanı simgeliyor. Leyla da romanın başında maddi dünyanın içinde savrulan bir karakterken, yaşadığı manevi dönüşüm sayesinde nefsinin kötü huylarından arınarak bu mertebeye yükselmeye çaba sarf ediyor. Ekmel Haydar ise tasavvuf yolculuğuna çıkan müridin karşısına çıkan rehber, yani mürşit arketipini temsil ediyor. Karakterlerin manevi körlükten kurtulmalarına ve kendi içlerindeki ilahi cevheri keşfetmelerine vesile oluyor.

Romanın en güçlü yönlerinden biri de beşerİ aşktan ilahi aşka uzanan yolculuğu anlatması. Samiha Ayverdi’nin düşünce dünyasında aşk, yaratılışın özü olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Leyla ve Ayşe karakterleri üzerinden dünyadaki sevgi ve güzelliklerin, hakiki aşka, yani Allah sevgisine ulaştıran birer basamak olduğu anlatılıyor.

İşte böyle. Umarım herkes kendi seyr-i sülûk yolculuğuna çıkar ve yolunu aydınlatacak bir Mürşid-i Kâmil ile karşılaşır…

Bir Cevap Yazın