Mehmet Rauf’un Eylül’ünü en son 12-13 yaşlarımda elime almış, ancak dilini epey ağır bulduğum için yarım bırakmıştım. Hatta yazarın karakter isimleri konusundaki tercihiyle epey dalga geçtiğimi hatırlıyorum. Malumunuz, kadının adını Suat, kocasının adı ise Süreyya.

Acaba 30 yaşımda Eylül hakkında ne düşüneceğim merakıyla metni tekrar elime aldım ve iki günlük yoğun bir okumanın ardından nihayet buradayım.

İlk olarak, Eylül Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı şeklinde söylenegelmiş bir görüş var. Fakat bu düşüncenin doğru olmadığını ifade eden edebiyatçılar da yok değil. Hatta inceleme yazımı hazırlamadan önce Türk edebiyatının ilk psikolojik romanının Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu olduğunu yönünde bir yazı okudum. Açıkçası tırnak içerisinde bu radikal düşünceler benim de aklıma oturuyor. Zira Eylül hakkında yalnızca iç monologlara yer vermek, bir eseri psikolojik roman yapmaya yetmez diye düşünüyorum.

Bununla birlikte, metnin 126 yıl önce yazıldığını ve o dönemde psikoloji biliminin henüz çok yeni olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Esasen Eylül hakkında yazıldı demek de pek doğru değil. Metin, 1900 ve 1901 yılları arasında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmiş ve bir yıldan kısa bir sürede tamamlanmış. Bu nedenle eserin yazılışı kelimesini tefrika edilişi olarak düzeltiyorum.

Mehmet Rauf’un eserlerinde, Genç Werther’in Acıları vari romantik ve melankolik bir duyarlılık var. Özellikle Ferdâ-yı Garâm ve Eylül; imkansız, karşılıksız, kavuşulamayan ve hayal kırıklığıyla sonuçlanan aşk temasını işliyor. Yazarın bu seçiminin yani romanlarındaki baskın aşk ve hüsran temasının nedeninin, kendi özel hayatındaki deneyimlerden kaynaklandığı sıkça söylenilegelir.

Yazarın özel hayatıyla ilgili çok fazla rivayet var. Örneğin ilk eşi Ayşe Sermet Hanım’la —Tevfik Fikret’in halasının kızı— evliyken Tevfik Fikret’in eşi Nazime Hanım’a aşık olduğu yönünde dedikodular duydum. Ancak bu ilişkinin kesinliği konusunda güvenilir bir kanıt da yok. Başka bir anlatıya göre ise Mehmet Rauf’un aşık olduğu kadın Nazime Hanım değil, kimliği açıkça belirtilmeyen başka bir kadın. Hatta yazarın, bu aşkın karşılıksız kalması üzerine büyük bir bunalım geçirdiği ve Büyükada’daki evinde intihar girişiminde bulunduğu da söyleniyor.

Hatıralarda aktarıldığına göre Mehmet Rauf, odada yanan mangal kömürünün oluşturduğu gaz nedeniyle yaşamını yitirmek üzereyken arkadaşları tarafından son anda kurtarılıyor. Ancak onu kimin kurtardığı konusunda kaynaklar arasında farklılık bulunuyor. Bazı anlatılarda Hüseyin Cahit Yalçın’ın yanında Ahmet İhsan Tokgöz’ün adı geçerken, başka kaynaklarda Halit Ziya Uşaklıgil’in adı zikrediliyor. Her neyse, edebiyat dedikodusunu bir kenara bırakalım. Nihayetinde ölmüş insanların ardından, tevatürlere dayanarak zanda bulunmak istemeyiz…

Kitaba dönecek olursak, Eylül’ü okumadan önce Necip ile Suat arasındaki aşkın çok temiz, kirletilmemiş ve dillendirilmemiş bir aşk olduğuna dair bir düşüncem vardı. Bu, tabii ki lise döneminde hocalarımdan duyduklarımdan kaynaklanıyordu. Kitabı okuduktan sonra farkettim ki tüm bu inanışlar hiç de doğru değil. Bence dikkatli bir okur, metnin söyledikleri kadar söylemediklerini de görür.

İlk olarak, bahsedilen aşk platonik değil, çünkü Necip’in aşkından Suat’ın haberi var. Kaldı ki Necip de bir noktadan sonra Suat’ın kendisini sevdiğini biliyor. İkinci olarak, burada Suat’ın evli olması nedeniyle engellenmiş, hatta yasaklanmış bir aşktan söz ediyoruz. Ayrıca deniz hamamı sahnesinde Necip’in Suat’ın kokusunu alması ve Mehmet Rauf’un Eylül’den önce kaleme aldığı Verven’de kokunun cinsel güdüler üzerindeki etkisinden söz etmesi, metnin erotik çağrışımlarına dair önemli ipuçları sunuyor. Kaldı ki Necip ile Suat, piyano çaldıkları sahnelerde baş başa kalıyorlar. Nitekim kitapta, bu sırada Süreyya’nın balıkta olduğu ve Necip ile Suat’ın birbirlerinin nefesini duyacak kadar yakın olduğu açıkça belirtiliyor.

Tabii, kitap hakkında söylenecek çok daha fazla şey var. Ama buna gerek olduğunu sanmıyorum. Nihayetinde ne söylersem söyleyeyim, metin üzerine yeni bir şey söylemek mümkün değil. Ben okurken çok keyif aldım. Devrin ruhunu anlamak açısından da oldukça değerli bir metin.

Şu alıntı ile bitsin;

“Onun varlığından da yokluğundan da acı duyduğunu görüp, “Ah, bu aşk ne acı bir yaraymış, ne uğursuz bir şeymiş!” diyordu.”

Bir Cevap Yazın