“Özür dilemiyorlar, çünkü bunun nasıl yapıldığını bilmiyorlar. Çünkü kimse onlara bunu öğretmedi.”

İskandinav edebiyatı büyük meseleleri gereksiz gösterişe kaçmadan, son derece sade ve çabasız bir şekilde anlatıyor ve ben bu durumu hakikaten pek seviyorum. Hayatta Kalanlar da tam olarak bahsettiğim özelliğe sahip bir roman. Bir başyapıt mı? Bence değil. Ancak yazarın ilk kitabı olduğunu düşünürsek, oldukça etkileyici bir başlangıç. Üstelik romanın sade anlatımının altında giderek ağırlaşan, geçmişe ve aile ilişkilerine dair oldukça güçlü bir hikaye var. Açıkçası hikayenin bir sonuca ulaşmayacağını, hatta finalde havada kalacağını düşünüyordum. Fakat yanıldım. Özellikle finali beni gerçekten çok etkiledi, öyle ki son sayfalarda resmen nutkum tutuldu.

Romanın merkezinde Nils, Benjamin ve Pierre adlı üç kardeş var. Yetişkin olduklarında birbirlerinden oldukça uzaklaşan kardeşler, annelerinin ölümü üzerine yeniden bir araya geliyor. Annelerinin vasiyeti doğrultusunda çocukluklarının geçtiği göl kenarındaki yazlık eve gittiklerinde ise yıllardır üzerini örttükleri geçmişle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Çünkü bu ev, üç kardeşin hayatlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini geri dönülmez biçimde değiştiren büyük bir travmanın yaşandığı mekan. Kardeşlerin yıllar içinde neden birbirlerinden uzaklaştıkları da, geçmişin üzerindeki örtü yavaş yavaş kalktıkça ortaya çıkıyor.

Metni özellikle teknik açıdan çok sevdim. Bölümler bir günümüzde, bir geçmişte ilerliyor. Günümüzde geçen bölümlerde geriye, geçmişte geçen bölümlerde ise ileriye gidiyoruz. İki zaman çizgisi son bölümde birbirine yetişiyor ve bütün hikaye yerine oturuyor.

Kitabın ismini aldığı hayatta kalanlar, fiziksel olarak yaşamaya devam eden insanlardan ziyade, travmanın ardından hayatlarını sürdürebilmek için geçmişleriyle farklı şekillerde baş etmeye çalışan insanlar. Kardeşler aynı travmayı yaşamış olsalar da her biri yaşananları farklı biçimde hatırlıyor, yorumluyor ve hayatına taşıyor.

Ben açıkçası farklı ülkelerde geçen aile dramalarını okumayı çok seviyorum. Özellikle aile hiyerarşileri ve karakterlerin aile içerisindeki konumları çok fazla dikkatimi çekiyor. Hayatta Kalanlar’ı okumaktan da oldukça keyif aldığımı söyleyebilirim. Metin bana Lev Tolstoy’un Anna Karenina romanının başındaki, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” sözünü hatırlattı. Kitabın merkezindeki aile de oldukça enteresan dinamikler barındırıyor.

Ezcümle, aile ilişkileri, aile içindeki güç dengeleri ve bireylerin bu yapı içerisindeki konumları gibi temalara ilgi duyan okurlara Hayatta Kalanlar’ı tavsiye ediyorum.

Bir Cevap Yazın