“İnsan korkak olunca mutluluktan bile korkuyor. Pamuktan bile yaralanabiliyor insan. Mutluluk da insanı yaralayabiliyor.”
Osamu Dazai ile tanışmam İnsanlığımı Yitirirken sayesinde oldu. Kitabı tamamen içgüdüsel bir şekilde elime almıştım ve hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Okudukça bu kitaba depresif bir dönemimde denk gelmediğim için şükrettim. Çünkü anlattığı yalnızlık, yabancılaşma ve karanlık düşünceler insanın içine işleyen türden.

Osamu Dazai (gerçek adıyla Shūji Tsushima), Japon edebiyatının en önemli yazarlarından biri. Ayrıca çok sevdiğim Köpekler ve Duvarlar’ın yazarı Yūko Tsushima’nın da babası. Ne var ki Yūko Tsushima, Dazai’yi hiç tanıma fırsatı bulamamış. Yazar, kızı henüz bir yaşına bile gelmeden 1948 yılında yaşamına son vermiş.
İnsanlığımı Yitirirken ise Dazai’nin ölümünden kısa süre önce yayımlanan ve bugün başyapıtı olarak kabul edilen son romanı. Yaşamı boyunca bağımlılıklarla, ruhsal çalkantılarla ve birçok başarısız intihar girişimiyle mücadele eden yazarın hayatı, bu eserin satır aralarında güçlü bir şekilde hissediliyor. Her ne kadar kurmaca bir anlatı olsa da, İnsanlığımı Yitirirken Dazai’nin yaşamından derin izler taşıyan yarı otobiyografik bir roman niteliğinde.
Roman, görünüşte sıradan bir hayat süren ancak içten içe yoğun bir yabancılaşma, kendinden nefret ve depresyonla boğuşan Yozo Oba’nın hikâyesini anlatıyor. Yozo, daha çocukluğundan itibaren kendisini diğer insanlardan farklı hissediyor. İnsanları anlamıyor, onların davranışlarını çözemiyor ve toplumun doğal bir parçası olamadığını düşünüyor. Bu nedenle çevresine bir palyaço maskesi sunuyor. İnsanları güldüren, eğlendiren, neşeli görünen bir karakter yaratıyor. Oysa maskenin altında korku, yalnızlık ve sürekli büyüyen bir boşluk hissi yatıyor.

Kitabın en etkileyici yanlarından biri, bu yabancılaşma hissini son derece dürüst ve rahatsız edici bir açıklıkla anlatması. Yozo’nun hayatı boyunca hissettiği uyumsuzluk, kendini kabul ettirebilmek için geliştirdiği savunma mekanizmaları ve bir türlü ait olamama duygusu, okurun üzerinde uzun süre etkisini sürdüren bir ağırlık bırakıyor. Onun yaşadığı sıkışmışlık hissi, kendine zarar veren seçimleri ve sürekli tekrarlanan başarısızlıkları zaman zaman insanı bunaltacak kadar yoğun.
Buna rağmen Yozo’ya karşı acıma ya da öfke hissetmedim. Empati kurmakta zorlandığım anlar oldu, fakat ona karşı güçlü bir sempati geliştirdim. Sanırım bu da iyi yazılmış bir karakterin göstergesi. Dazai, Yozo’yu ne yüceltiyor ne de tamamen mahkûm ediyor. Onun çelişkilerini, zaaflarını ve hatalarını olduğu gibi ortaya koyuyor. Yozo, hikâyesini anlatırken yaptığı hataları sürekli vurguluyor, kendisini acımasızca yargılıyor ve hayatındaki her başarısızlığı kendi kusuru olarak görüyor.
Tam da bu noktada romanın anlatı yapısı büyük önem kazanıyor. Kitap, bir anlatıcının tesadüfen bulduğu fotoğraflar ve defterler üzerinden ilerliyor. Önce Yozo’ya ait üç fotoğrafla karşılaşıyor, ardından onun kaleme aldığı üç ayrı defteri okuyoruz. Özellikle romanın sonunda, Yozo’yu tanıyan bir kadının anlattıklarıyla karşılaşınca, karakter hakkında bambaşka bir perspektif kazanıyoruz. Yozo’nun kendisini gördüğü kişiyle başkalarının gördüğü kişi arasındaki fark, romanın en çarpıcı yönlerinden biri.
Roman boyunca Yozo’nun temel mücadelesi aslında toplumla değil, kendi insanlığıyla. Küçük yaşlardan itibaren kendisini diğer insanlardan farklı, hatta onlardan daha az insan olarak görüyor. Başkalarıyla gerçek bağlar kurmakta zorlandığı için alkol, seks ve daha sonra uyuşturucuya sığınıyor. Ancak tüm bu karanlığın içinde dikkatimi çeken bir şey vardı. Yozo’nun tamamen vazgeçmiş biri olmaması. Her şeye rağmen hayatın içinde kalmaya çalışıyor, yeniden başlama ihtimali peşinden gidiyor. Belki de romanı bu kadar trajik yapan şey, umudun tamamen yok olmaması.
Eser aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrasında yazılmış olması nedeniyle, dönemin Japon toplumundaki dönüşümün ve belirsizliğin izlerini de taşıyor. Modernleşen ve hızla değişen bir dünyada bireylerin yaşadığı kimlik krizleri, Yozo’nun yabancılaşmasını daha da görünür kılıyor. Dazai, toplumun birey üzerindeki baskısını ve modern insanın yalnızlığını büyük bir ustalıkla aktarıyor.
Bu kolay bir okuma değil. Özellikle depresyon, bağımlılık, intihar düşünceleri ve ağır psikolojik temalar nedeniyle bazı okurlar için tetikleyici olabilir. Ancak insan psikolojisine, varoluşsal sorgulamalara ve karakter odaklı edebiyata ilgi duyanlar için son derece etkileyici bir deneyim sunuyor. Bitirdiğimde üzerimde bıraktığı ağırlık kolay kolay dağılmadı. Fakat yine de iyi ki okudum ve Dazai’nin diğer eserlerini okumaya kesinlikle devam edeceğim.







Yorum bırakın