Klasik eserler, kitaplığımın her zaman en kıymetlileri oldu. Kitap okumaya yeni başladığım yıllarda harçlıklarımla Jack London’ın Beyaz Diş ve Vahşi Doğanın Çağrısı romanlarını satın aldığımı hala dün gibi hatırlıyorum. Belki de bu yüzden London’ın eserlerini her elime alışımda çocukluğumdan tanıdık bir dostu yeniden karşılamış gibi hissediyorum.

Normalde Vahşi Doğanın Çağrısı kadar kısa bir romanı ayrıntılı şekilde özetlemeyi sevmem. Zaten bu kitap, olay örgüsünden çok okurda bıraktığı his ve düşündürdükleriyle değer kazanıyor. Yine de romanın etkisini daha iyi anlatabilmek için hikayeye kısaca değinmek istiyorum.

Metin, Buck adlı güçlü ve soylu bir köpeğin yaşamını merkezine alıyor. Konforlu bir hayat sürerken kaçırılan Buck, Alaska’nın zorlu koşullarında kızak köpeği olarak çalışmaya zorlanıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde hem doğanın acımasız kurallarını öğreniyor hem de atalarından miras kalan vahşi içgüdülerini keşfediyor. Romanın sonunda Buck, yalnızca özgürlüğünü değil, gerçek kimliğini de buluyor.

Fakat bu romanı unutulmaz kılan yalnızca anlattığı hikaye değil, Jack London’ın onu anlatış biçimi. Betimlemeleri son derece canlı, anlatımı akıcı ve atmosfer yaratma becerisi etkileyici. Özellikle karla kaplı Kuzey’in sert coğrafyasını öyle güçlü tasvir ediyor ki okur kendini Buck’ın yanında mücadele ederken buluveriyor.London Buck’ın hikayesi üzerinden özgürlük, hayatta kalma, güç, sadakat ve medeniyet gibi kavramları sorguluyor. Okura doğanın yalnızca hayvanlar için değil insanlar için de güçlü bir çağrı taşıdığını gösteriyor. Ona göre insanı zayıflatan şey çoğu zaman medeniyetin konforu. İnsanı özüyle yeniden buluşturan ise doğanın kendisi.

Her büyük yazar gibi London da okuruna ders vermeye çalışan didaktik bir anlatımdan bilinçli olarak uzak duruyor. Düşüncelerini karakterlerin ve olayların doğal akışı içinde aktarıyor. Bu nedenle roman, belirli fikirleri savunan bir metin olmaktan çok, okuru düşünmeye davet eden güçlü bir anlatıya dönüşüyor. Jack London’ın bu anlatım biçiminin sonraki kuşak yazarları etkilediğini düşünmemek zor. Özellikle John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanındaki sade ama derin anlatımın ve insan doğasını merkeze alan yaklaşımın köklerinde London’ın izlerini görmek mümkün. Her iki yazar farklı yönlere ilerlemiş olsa da yaşam mücadelesini ve insanın özünü ele alış biçimleri arasında güçlü bir bağ hissediliyor.

Jack London’ı yalnızca güçlü hikayeler anlatan bir romancı olarak görmek eksik kalır. Onun eserlerinde insan ve hayvan doğası, zaafları, cesareti ve hayatta kalma iradesi üzerine söylenmiş çok şey var. Bu yüzden Jack London, insanı anlamak isteyen herkesin tekrar tekrar dönmesi gereken yazarlardan biri.

Şu alıntı ile bitsin:

“O kadar ıstırap çekmiş, o kadar perişan olmuştu ki aldığı darbeler canını fazla yakmıyordu artık.”

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım