“Bir zamanlar öylesine saftım ki; yüksek mevkilerde oturan, iyi evlerde yaşayan, öğrenim görmüş ve bankalarda hesapları olan insanları saygı değer kimseler sanırdım.” 

Martin Eden incelememe, beni en çok etkileyen iki nokta ile başlamak istiyorum. Birincisi, Jack London bu romanında; toplumun değerli kabul ettiği fikirlerin ve insanların, çoğu zaman rastlantılar, sınıfsal ayrıcalıklar ve toplumsal kabuller üzerine inşa edildiğini gösteriyor. İkincisi ise, bu değer yargılarının ne kadar değişken olduğunu Martin’in yaşadığı dönüşüm üzerinden okura veriyor. Başarıya ulaşmadan önce görmezden gelinen ve küçümsenen düşüncelerin, başarıya ulaştıktan sonra toplum tarafından bir anda yüceltilmesi, insanların bir fikrin değerini gerçekten içeriğine göre mi, yoksa onu savunan kişinin statüsüne göre mi belirlediği sorusunu ortaya çıkarıyor.

Düşünüyorum da, 15 yaşımda ilk kez Martin Eden okuduğumda Martin’in asıl sorununun ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. Şimdi ise görüyorum ki Martin yalnızca zeki bir insan değil, o aynı zamanda temiz bir yaratılışa sahip. Bu yüzden okuduğu kitaplar onda bir üstünlük duygusu ya da kibir oluşturmuyor. Aksine, Sokrates’i hatırlatan bir anlayışla, öğrendikçe cehaletinin farkına varıp, her seferinde daha fazlasını öğrenmeye yöneliyor.

Onun başarı arzusu aslında hiçbir zaman para kazanmak için değil. Asıl istediği, zihninde seçkin olarak konumlandırdığı bir zümreye ait olabilmek. Ancak ne yazık ki zamanla bunun imkansız olduğunu fark ediyor. Çünkü nihayetinde ait olmak istediği zümrenin değer yargılarıyla ölçülemeyecek kadar değişiyor. Bilgi ve düşünce bakımından bambaşka bir noktaya ulaşıyor ve Nietzsche’nin tarif ettiği üst insan fikrine yaklaşıyor. O artık sadece bilgi sahibi bir adam değil, bilge bir adam oluyor ve durduğu yerden toplumun çürümüşlüğünü çırılçıplak görür hale geliyor.

Tasavvufta denilir ki, kişinin idrakinin ulaştığı mertebenin altında insanlarla muhattap olmaya mahkum edilmesi onun cehennemidir. Nihayetinde Martin için de aldığı her nefes cehennem azabına dönüşüyor. Artık ne ait olduğu çevreye dönebiliyor ne de yükseldiği idrakin içinde sükünet bulabiliyor. Bu yüzden yaşadığı her gün, ruhunun taşıyamadığı bir yük haline geliyor. Sonunda, tıpkı dostu Russ Brissenden gibi, bu yükü taşımaktan vazgeçerek hayatına son veriyor.

Nietzsche’nin üst insan fikrinde eksik kalan ne varsa, Martin Eden’ın hayatında da aynı boşluk vardı ve o eksik şüphesiz imandı… Martin iradesiyle yükseldi, bilgisini artırdı, kendini inşa etti, toplumun sınırlarını aştı. Fakat insan yalnızca aklıyla yükselemez. Kalp, kendisini hakikate bağlayacak bir nur bulamadığında, ulaştığı zirve derin bir yalnızlığa dönüşür. Martin Eden dış dünyayı fethetti fakat iç dünyasına yol gösterecek bir rehbere sahip değildi. Başarıya ulaştığında ruhunun neden hala aç olduğunu anlayamadı.

London’ın, sosyalizm ve bireycilik arasında kurduğu gerilim tek kelimeyle inanılmaz. Gerçek hayatta sosyalist görüşlere sahip olmasına rağmen Martin Eden karakteri üzerinden Nietzsche’nin üstün insan anlayışına yakın duran güçlü bir bireyciliği işlemesi oldukça ilgi çekici. Roman boyunca bu iki düşüncenin çatışmasını okumaktan çok keyif aldım. Hatta keşke London bu tartışmaya daha fazla yer verseydi diye düşünmüyor değilim.

Metnin, yazarın yaşamından güçlü izler taşıdığını biliyoruz. Martin de tıpkı London gibi yoksul bir denizci olarak hayata başlıyor. Kendini kendi çabasıyla eğitiyor. Durmaksızın okuyor, yazar olabilmek için sayısız reddedilişe katlanıyor ve sonunda edebiyat dünyasında başarıya ulaşıyor. Ancak roman, bu başarı hikayesini klasik bir azmin zaferi anlatısına dönüştürmüyor. Tam tersine, insanın ulaşmayı hayal ettiği her şeyi elde ettiğinde bile neden mutlu olamayabileceğini sorguluyor.

Ve elbette Martin Eden… Okuma geçmişimde hiçbir karakter beni onun kadar trajik biçimde etkilemedi. Romeo’nun da Werther’in de yaşadığı acılar, Martin’in yaşadığı varoluşsal çöküşün yanında bebek kalıyor. Eğer dünyaya farklı bir gözle bakmak, yerleşik değerleri sorgulamak ve insanın yaşayabileceği en derin hayal kırıklıklarından birine tanıklık etmek istiyorsanız, bu romanı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım