Bazı kitapları okumadan önce onlara karşı neredeyse peşin bir saygı duyarız. Çünkü adları çoktan büyük romanlar listesine yazılmıştır. Esasında bir kitabın klasik olması, onu sevmek zorunda olduğumuz anlamına gelmemeli. Nikos Kazancakis’in Zorba’sını okurken, tam olarak bunları düşündüm durdum.

Roman boyunca en çok zorlandığım şey, Zorba’nın kadınlara yönelik bakış açısı oldu. Kadınlardan söz edilirken kullanılan dil çoğu zaman aşağılayıcı, kaba ve inciticiydi. Bunu yalnızca dönemin şartlarıyla açıklamak bana yeterli gelmedi. Sayfaları çevirdikçe bu dil beni romandan uzaklaştırdı. Fakat yine de kitabı elimden bırakamadım. Çünkü Zorba karakterinde, ilk bakışta görünen adamdan çok daha fazlası vardı.

Romanın anlatıcısı olan Patron, genç, eğitimli, kitaplarla çevrili bir adam. Okudukları çok, yaşadıkları ise az. Marcus Aurelius’a, Buda’ya ve felsefeye sığınmış, fakat bütün bu birikimine rağmen hayat karşısında ürkek kalmış. Bir gün kitaplarını bir kenara bırakıp Girit’teki linyit madenini işletmeye karar veriyor. Alexis Zorba ile karşılaşması da böyle gerçekleşiyor. Bir tarafta her şeyi aklıyla tartan, yaşamayı kitaplardan öğrenmeye çalışan Patron var, diğer tarafta ise kuralları umursamayan, dürtüleriyle hareket eden, hayata bütün gövdesiyle atlayan Zorba… Kazancakis, sanki tek bir insanın içindeki iki ayrı kutbu anlatıyor. Düşünen ama yaşayamayan yanımızla, yanılan ama yaşamaktan korkmayan yanımız.

Patron’un şu itirafı aslında bütün karakterini özetliyor:

“Bir kadına aşık olmakla aşk üzerine yazılmış bir kitabı okumak arasında seçim yapmam gerekseydi, kitabı seçerdim.”

Hayatı hissetmek yerine anlamaya çalışan bir insan… Zorba ise bunun tam tersi. Yanlış yapıyor, düşüp kalkıyor, taşıyor ama yaşıyor…

Romanın etkileyici bölümlerinden biri de Patron’un Zorba’yı dışarıdan izlediği anlar. Zorba’yı seyrederken şöyle söylüyor:

“Ay ışığında Zorba’ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu… İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim.”

Zorba’yı tarif etmek asla kolay değil. Ağzı bozuk, küfürbaz, kadın düşkünü, yaşlı bir zampara… Bugünün ölçüleriyle bakıldığında birçok davranışı kabul edilemez. Ben de okurken çoğu zaman ona öfkelendim. Özellikle kadınlara yaklaşımı, romanın benim için en problemli tarafı. Fakat bütün bunlara rağmen onunla aramda açıklayamadığım bir bağ oluştu. Çünkü satır aralarında başka bir Zorba gördüm. Zorba yalnızca kahkaha atan, dans eden, içen, seven biri değildi. Aynı zamanda geçmişinin yükünü taşıyan bir adamdı. Hayatı boyunca tutkularının peşinden gitmiş, birçok hata yapmış, birçok insanı incitmişti ve bütün taşkınlığının altında derin bir huzursuzluk hissediliyordu.

Bu yüzden Zorba’nın Tanrı’yla kurduğu ilişki bana çok ilginç geldi. Roman bunu açıkça söylemez. Ama ben Zorba’nın Tanrı’yı reddedişinde yalnızca felsefi bir itiraz görmedim. Sanki Tanrı’nın varlığına inanırsa bir gün hesap vereceğini de kabul etmek zorunda kalacağı ihtimali onu korkutuyordu. İnançsızlığı bana çoğu zaman vicdanının kendini koruma çabası gibi göründü. Belki de bu yüzden sürekli hareket ediyor, konuşuyor, içiyor, dans ediyor, aşık oluyor. Çünkü durduğu an kendi sesiyle baş başa kalacağını biliyor.

Roman boyunca beni en çok düşündüren sözlerden biri de şuydu:

“Hayır, özgür değilsin. Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar.”

Zorba dışarıdan bakıldığında sınırsız özgürlüğün simgesi gibidir. Ama bu cümle, onun gerçek özgürlüğe inanmadığını gösteriyor.

Romanın en güzel sürprizlerinden biri ise Zorba’nın insan anlayışı. Gençliğinde milliyetçilik uğruna yaptığı korkunç şeyleri anlatırken sonunda şöyle der:

“Eskiden ‘Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır, bu Yunanlıdır.’ derdim… Şimdi yalnız şuna bakıyorum: Bu iyi adamdır, şu kötü.”

Bu söz, romanın en olgun cümlelerinden biri bence. Zorba bütün hoyratlığına rağmen, insanı kimliğiyle değil karakteriyle değerlendiren birisi. Hatta cümlenin devamında, zamanla insanları iyi ya da kötü diye ayırmaktan da vazgeçtiğini, onları oldukları halleriyle kabul edip hepsine ayrı ayrı acıdığını söylüyor. Bu yüzden bu cümle yalnızca önyargıların aşılmasını değil, insanı bütün kusurlarıyla anlayabilen bir merhametin de ifadesi haline geliyor.

“Bu dünyada bütün olanlar haksız! Ben hiçbir şeyin altını imzalamıyorum! Neden delikanlılarla genç kadınlar ölsün de hurdalar kalsın?”

Öte yandan roman yalnızca bireysel bir hikaye anlatmaz. Madam Hortense ve dul kadın üzerinden Girit toplumunun ataerkil, acımasız ve ikiyüzlü yapısını da gözler önüne serer. Kadınlar çoğu zaman arzunun nesnesi ya da toplumun cezalandırdığı kişiler olarak karşımıza çıkar. Dul kadının uğradığı şiddet, romanın en sarsıcı bölümlerinden biridir. Burada Kazancakis din, namus ve gelenek adına vahşileşebilen bir toplumu da eleştirir.

Zorba’nın mutluluk anlayışı ise romanın en çok alıntılanan bölümlerinden birisi:

“Mutluluğun, bir bardak şarap, birkaç kestane, küçük bir mangal ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı.”

Fakat bence hemen ardından gelen düşünce daha da önemli:

“Bütün bunların mutluluk olduğunu anlayabilmek için basit ve açık bir kalbe sahip olmak gerekir.”

Romanın sonunda maden projesi başarısız olur. Patron Girit’ten ayrılır. Bir süre mektuplaştıktan sonra Zorba onu son kez yanına çağırır. Patron gitmez. Ardından Zorba’nın ölüm haberi gelir. Patron da onun hatırasını yazar. Aslında Zorba, ölmüş bir dostun ardından yazılmış uzun bir ağıttır.

Kitabı uzun zaman önce bitirmiştim. Fakat Zorba’yı hala unutamadım. Çünkü bütün kabalığının, hoyratlığının ve taşkınlığının altında vicdanıyla boğuşan, korkularını kahkahalarının arkasına saklayan bir insan olduğunu düşündüm. Kazancakis bize kusursuz insanlar sunmuyor. Aksine çelişkileriyle, zaaflarıyla ve karanlık yanlarıyla gerçek insanları gösteriyor. Nihayetinde Zorba hafızamda sevmesi zor, unutması daha zor bir karakter olarak yer etti diyebilirim.

Bir Cevap Yazın