Son günlerde bolca boş zamana sahibim ve bunun için Allah’a şükrediyorum. Hazır fırsatım varken, uzun zamandır yeniden okumak istediğim büyük eserlere dönmeye karar verdim ve sıra Savaş ve Barış’a geldi. İki ciltlik bu hacimli eser, gece gündüz süren yaklaşık bir buçuk haftalık yoğun bir okuma sürecinin ardından nihayet bitti.
Öncelikle kitabın konusuna kısaca değinmek isterim. Roman 1805 yılında başlıyor. İlk bölümde okuyucu, romanın başlıca karakterleriyle tanışıyor. Ardından Austerlitz Savaşı’na ve karakterlerin savaş sırasında yaşadıklarına tanıklık ediyoruz. Daha sonra Napolyon’un 1812’de Rusya’yı işgaline kadar geçen huzursuz yılları takip ediyoruz ve hikaye asıl burada derinleşiyor. Son olarak Tolstoy, Napolyon’un Rusya Seferi’ndeki yenilgisinin ardından geçen yedi yıllık süreçte karakterlerin hayatlarını tamamlıyor. Yazar, eserini tarih ve insan iradesi üzerine yaptığı kapsamlı felsefi değerlendirmelerle sonlandırıyor.
Eserde karakterlerin yaklaşık on yıllık serüveni müthiş bir ustalıkla anlatılıyor. Onların büyümelerine, yaşlanmalarına ve olgunlaşmalarına adım adım tanıklık ediyoruz. Özellikle Natasha Rostova ve Pierre Bezuhov’un karakter gelişimleri olağanüstü bir incelikle işlenmiş. Kahramanlar zaman içinde değişiyor. Ancak tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, yalnızca kendi karakterlerinin izin verdiği ölçüde değişebiliyorlar. Eserde bizi hayal kırıklığına uğratan karakterlerin, bu yönlerinin tohumlarını en başından beri içlerinde taşıdıklarını görüyoruz. Tolstoy, karakterlerin başlangıçta gizli kalan yönlerinin zamanla ortaya çıkmasına izin veriyor.
Peki, Savaş ve Barış ne hakkında? Aslında her şey hakkında! Tolstoy, karakterleri aracılığıyla hayatın anlamını sorguluyor. Hayatın anlamı demişken, kitapta beni en çok etkileyen ilişkilerden biri hiç şüphesiz Pierre ile Platon Karatayev arasındaki bağ oldu. Bu ilişkiyi, tam anlamıyla olmasa da, bir mürşit-mürit ilişkisine benzetmek mümkün. Pierre hayatı boyunca varoluşun anlamını ve hakikati arıyor. Kitaplara yöneliyor, masonluğa katılıyor, farklı yollar deniyor. Fakat sonunda aradığı huzuru Allah’a inanmakta ve sade bir teslimiyette bulduğunu fark ediyor. Bu sade, temiz ve gösterişten uzak hayat anlayışını Platon Karatayev’in şahsında keşfediyor.
Pierre’in bu dönüşümünü okurken, Tolstoy gerçek bir Mürşid-i Kâmille tanışmış olsaydı, acaba onu nasıl anlatırdı diye düşünmeden edemedim. En küçük bir hikmeti bile hayranlıkla aktaran Pierre’in, gerçek bir velinin irfanı karşısında nasıl bir hale bürüneceğini düşünmemek elde değil.
Şimdiye kadar söylediklerim daha çok romanın barış tarafıyla ilgiliydi. Oysa eserin büyük bir kısmı savaşa ayrılmış. Tolstoy savaş sahnelerini öylesine ayrıntılı anlatıyor ki insan kendisini adeta cephede hissediyor. Her ne kadar Rus bakış açısına daha yakın dursa da Rus tarafını eleştirmekten de geri durmuyor. Üst düzey komutanların çoğunun ülkelerinden çok kendi kariyerlerini düşündüklerini, rakiplerini itibarsızlaştırıp terfi peşinde koştuklarını cesurca gözler önüne seriyor.
Romanın en önemli isimlerinden biri olan General Kutuzov ise tarihi bir şahsiyet. Rus ordusunu felaketten kurtaran bu yaşlı komutan, kendisine yöneltilen tüm baskılara rağmen olayları aceleye getirmiyor. Sabırla doğru zamanı bekliyor ve sonunda bu sabır, Rusya’nın zaferine giden yolu açıyor. Bence Tolstoy’un Kutuzov üzerinden vurgulamak istediği düşünce, insanın olayları zorlamak yerine bazen onların doğal akışına teslim olarak da büyük işler başarabileceği gerçeği.
Bunun yanında Tolstoy’un Napolyon eleştirisi, kitapta en çok ilgimi çeken bölümlerden biri oldu. İkinci cildin ikinci kısmındaki değerlendirmeler hem tarihi hem de felsefi açıdan oldukça etkileyici ve son derece akıcı.
Şu alıntı ile bitsin: “Bileceğimiz tek şey, hiçbir şey bilmediğimizdir. İnsan bilgeliğinin en yüksek noktası budur.”







Yorum bırakın