Sanıyorum bu, Madame Bovary’yi üçüncü okuyuşum. Her okuyuşumda vardığım sonuç değişmiyor: Anna Karenina, Madame Bovary’nin yanında neredeyse rahibe kalır. 🙂
Emma Bovary, Nana ile Anna Karenina’nın arasında duran, ancak bana göre Nana’ya daha yakın bir karakter. Çünkü Emma da Nana gibi arzularının peşinden sürüklenen, sahip olduğu hayatla hiçbir zaman yetinemeyen ve mutluluğu aşk, lüks ve tüketimde arayan bir kadın. Elbette ikisi arasında önemli farklar var. Örneğin Emma romantik aşkın peşinden giderken Nana daha çok güzelliğinin ve cinsel çekiciliğinin sağladığı gücü kullanıyor. Buna rağmen ikisinde de doyumsuzluk, tüketim tutkusu ve erkeklerle kurdukları ilişkiler üzerinden hayatlarını değiştirme arzusu oldukça belirgin. Anna Karenina’da ise durum biraz farklı. Anna’nın yaşadığı trajedide karakterin dürüstlüğü ve hatalarının arkasında duruşu saygı uyandırıcı. Emma’da ise okurun empati kurmasını zorlaştıran bir samimiyetsizlik var.
Kısaca hikayeye değinecek olursak, metin Emma Bovary’nin hayalleriyle gerçek hayatı arasındaki çatışmayı anlatıyor. Emma, gençliğinden itibaren romantik romanların etkisiyle büyük aşklar, lüks bir hayat ve sürekli bir heyecan hayal ediyor. Ancak doktor Charles Bovary ile evlendikten sonra kendisini sıradan ve sıkıcı bir taşra hayatının içinde buluyor. Gerçek hayatın, okuduğu romanlarda karşılaştığı tutkulu ve gösterişli dünyadan çok farklı olduğunu fark ettikçe mutsuzluğu giderek büyüyor. Bu durumdan kurtulmak için mutluluğu başka erkeklerle yaşadığı ilişkilerde, pahalı eşyalarda ve gösterişli bir yaşamda aramaya başlıyor. Fakat hiçbir ilişki ve hiçbir alışveriş ona aradığı tatmini sağlayamıyor. Zamanla büyük borçlara giriyor, ilişkileri de beklediği gibi sonuçlanmayınca kendisini giderek daha büyük bir çıkmazın içinde buluyor. Sonunda hem maddi hem de duygusal olarak tamamen tükenen Emma, arsenik içerek hayatına son veriyor. Emma’nın ölümünden sonra Charles da yaşama tutunamaz hale geliyor, acısına dayanamadığı için kısa süre sonra hayatını kaybediyor.
İncelememi vurun kahpeye gibi, karakteri kolayca suçlayan bir yerden yazmak istemiyorum. Esasında Flaubert de bunu yapmak istememiş. Yazar bizden Emma’nın biraz daha derinine inmemizi ve onu ortaya çıkaran Fransız taşra toplumunu incelememizi istiyor.
Babasının yanında son derece yalnız, sıkıcı ve tekdüze bir hayat yaşayan, genç, zeki ve güzel bir kadın, evlendikten sonra başka bir adamın, yani kocası Charles’ın yanında da benzer bir hayat yaşamaya başlıyor. Emma aslında başka bir hayata özlem duyuyor, çünkü o derin tutkuları olan bir kadın. Ancak bu tutkuları, okuduğu romantik romanların dünyası dışında gerçekleştirebileceği ya da dışa vurabileceği bir alan bulamıyor. Elbette Charles da onun için yeterli değil. Charles’ın konuşması, hayata bakışı ve yaşamı ele alış biçimi, Emma’nın hayal ettiği dünyanın tam tersi. Kocasının dünyası Emma’nın gözünde neredeyse Konya Ovası kadar düz ve tekdüze.
Emma, şüphesiz toplumsal normların ve geleneklerin kurbanıydı. Onun gibi zeki, meraklı ve hayal gücü güçlü bir kadının, eğitimini sürdürebileceği, kendi ayakları üzerinde durabileceği ve hayatını kendi çabasıyla kurabileceği bir dünyada yaşamasını isterdim. Ne kadar yazık. Fakat bununla birlikte Emma’yı yalnızca toplumun kurbanı olarak görmek de mümkün değil. Nihayetinde Madame Bovary iyi bir insan değildi; kendisini anlamayan ama kendi yöntemleriyle seven kocasına ihanet etti, kızına karşı sorumluluklarını ihmal etti ve çevresindeki insanlara çoğu zaman küçümseyici bir tavırla yaklaştı.
Bence hayatın anlamını yalnızca romantik ilişkilerde aramanın insanı nasıl tüketebileceği konusu edebiyatta hiçbir zaman eskimeyecek ve her dönem güncel kalacak. Tolstoy’un şu sözü aklıma geliyor: “Herkes hayattan almak ister fakat kimse ona bir şey vermeyi düşünmez.” Düşünsenize, tüm bu yaşam enerjisi ve tutku, insanlık için faydalı bir amaca hizmet etmeye adanabilirdi. Kim bilir, belki de ne kadar faydalı olurdu. Fakat bütün bu enerji ve tutku, sonunda bir hiç uğruna tükenip gitti.
Çok yazık.







Bir Cevap Yazın