Uğultulu Tepeler’i yıllar önce okumak için elime almış fakat sıkılıp bir kenara bırakıvermiştim. Ortasına kadar sabredebilirsem büyük keyif alacağıma dair bir tavsiye üzerine bu kitaba yeniden başladım; sevdim de. Ancak beni kuşatmadı.
İlk olarak Heathcliff ve Catherine arasındaki ilişkinin romantik ve hüzünlü bir aşk hikayesi olduğunu düşünenler ne yaşıyor, merak ediyorum. Heathcliff ve Catherine, birbirlerine olağanüstü ölçüde bağlanmış, birbirlerinden bağımsız sağlıklı ve geniş sosyal çevreler kurma imkanından yoksun bırakılmış iki çocuk. Dolayısıyla aralarında ki yakınlık, romantik bir aşktan ziyade, giderek bağımlı hale geldikleri son derece yoğun ve sağlıksız bir ilişki.
İkinci kuşakta da benzer bir yalıtılmışlık görüyoruz. Catherine Linton, Linton Heathcliff ve Hareton Earnshaw’ın etrafında şekillenen dünya da yine son derece kapalı. Fakat burada önceki kuşağın aksine bir dönüşüm ihtimali var. Catherine ile Hareton arasındaki yakınlaşma, Heathcliff ve Catherine’in yıkıcı ilişkisinin bir tekrarı olmaktan ziyade, onun yarattığı enkazın ardından daha sağlıklı bir ilişkinin kurulabileceğine dair bir umut taşıyor. Açıkçası ben bu insanların en başından beri ihtiyaçları olan tek şeyin, o kokuşmuş cinli köşk ve çiftlikten çıkıp, sağlıklı ve eğitimli insanlarla sosyalleşebilecekleri bir hayat kurmak olduğunu düşünüyorum. Her neyse.
Kitap boyunca drama kraliçesi Catherine’den nefret edip durdum. Neden çünkü Catherine dikkat çekmek ve çevresindekiler üzerinde etki yaratmak için sık sık öfke nöbetlerine başvuran gidik bir kadın. Öyle ki, istediği etkiyi yaratamadığında yemek yemeyi bırakıyor ve çevresindekileri onunla ilgilenmek zorunda hissettiriyor. Heathcliff ise ondan aşağı kalır değil; takıntılı, intikamcı, öfkeli ve son derece yıkıcı. Etraflarında onları doğruya yönlendirecek yetişkinler olmadığı için de, bu iki deli birlikte sağlıksız bir dünya kurmuş ve aşk sandıkları hezeyanlara kapılıp gitmişler.
Yine de Brontë kardeşlerin hayatını biraz okuyunca Uğultulu Tepeler’de şaşırtıcı pek bir şey olmadığını fark ediyor insan. Brontë kardeşlerin son derece kapalı ve sınırlı bir hayat sürmesi ve dış dünyayla kurabilecekleri temasın kısıtlı olması, kitaptaki az sayıda mekan tercihinin nedenini açıklıyor. Ayrıca ölüm temasının olağan bir şekilde işleniyor olması da bir aile geleneği ki, yaşanmışlıklardan ileri geldiği söylenebilir.
Jungcu açıdan bakıldığında Heathcliff, Emily’nin eserinde şekillenen karanlık bir animus figürünün edebi izdüşümü olarak düşünülebilir. Bu açıdan Heathcliff’in öfkesi, tutkusu, şiddeti ve özgürlük arzusu; Emily’nin gerçek hayatında yaşayamadığı fakat hayal dünyasında son derece güçlü biçimde var ettiği bir iç dünyanın dışavurumu gibi görünüyor. Heathcliff yalnızca sevdiği kadını kaybetmiş bir adam değil; sınırları, toplumsal kuralları, ahlaki engelleri ve hatta insani ölçüleri aşan bir arzunun cisimleşmiş hali gibi.
Haliyle biraz yaşlı bir metin, bu nedenle zaman zaman yorucu olabiliyor. Fakat geçmişte yaşanan travmaların yeni nesillere miras kalması ve onların bu döngüyü kırarak iyileştirmeye çalışması, romanı bugün bile oldukça anlamlı kılıyor. İnsanların kendi yaralarını iyileştiremediğinde bu yaraları sonraki nesillere nasıl aktardığını, fakat bir noktada bu döngünün sonlandırılabileceğini görmek umut verici. Aradan geçen onca yıla rağmen hala çok canlı ve geçerli bir roman. Okuduğum için mutluyum.







Bir Cevap Yazın