Simyacı-Paulo Coelho

Lafı dolandırmak istemiyorum ve en sonda söyleyeceğim şeyi, en başta söyleyerek başlıyorum…

Bu kitap hakkında insanlar sık sık “hayatımı değiştiren kitap” diye bahsediyor. Esasında, 13 yaşımdayken verdiği mesajdan bende çok etkilenmiş, hatta bir anlamda dehşete düşmüştüm. Fakat inceleme yazımı hazırlamadan önce yeniden elime aldığımda aynı etkiyi hissetmedim. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle, olay örgüsünün düşündüğüm kadar derin olmadığını fark ettim. Roman bilinçli olarak bir mesel sadeliğinde yazılmış ama bugün dönüp baktığımda karakterlerin ve çatışmaların fazla tek yönlü kaldığını hissediyorum.

Bir diğer sebep ise sanırım edebiyattan beklentimin değişmiş olması. Artık bana hayatın sırrını büyük bir kesinlik ve özgüvenle sunan hikâyelerden eskisi kadar etkilenmiyorum. Çünkü hayatın kendisinin bu kadar net cevapları olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden Fyodor Dostoyevski ve Lev Tolstoy gibi yazarları daha çok seviyorum. Onlar okuru tek bir doğruya yönlendirmeye çalışmıyor. Bunun yerine ortaya büyük bir fikir, ahlaki bir çatışma ya da varoluşsal bir soru atıyorlar ve farklı karakterler aracılığıyla bu fikirleri tartışmaya açıyorlar.

Genel fikrimi söylediğime göre, inceleme yazımıza geçebiliriz.

İnsan, kendisine biçilen hayatı reddedip kendi yoluna gitmeye karar verdiği anda hikâye başlar. Çünkü gerçek anlatılar konforun içinde değil, ayrılığın içinde doğar. Bir insan sürüden ayrıldığı an; korku, tesadüf, aşk, kayıp, dönüşüm ve anlam onun peşine düşer. Paulo Coelho’nun Simyacı romanı da tam olarak bunu anlatır. Santiago’nun yolculuğu insanlığın kadim hikâyesidir: Kendini arayan insanın hikâyesi.

Hikaye örgüsü oldukça basit. Bir çoban vardır, tekrar eden bir rüya görür ve Mısır piramitlerinin eteklerinde bir hazine olduğuna inanarak yola çıkar. Coelho burada Joseph Campbell’ın “kahramanın yolculuğu” arketipini modern mistisizmle harmanlar. Santiago’nun çöldeki yolculuğu aslında insanın kendi bilinçaltında yaptığı yolculuktur.

Santiago karakterinin ismi tesadüf değildir. İspanyolca “Santiago”, Aziz James’e yani Aziz Yakup’a gönderme yapar. Orta Çağ boyunca milyonlarca insan Aziz James’in mezarına ulaşmak için hac yolculuğu yapmıştır. Santiago da kendi hac yolculuğunu yapar ama onun yolu geleneksel dinin yolu değildir. Zaten bu yüzden papaz olmayı reddeder. İlahiyat eğitimi almasına rağmen sistemin sunduğu kutsallığı değil, kendi ruhunun çağrısını takip eder.

Kitaptaki “kişisel menkıbe” kavramı “Personal Legend” için çok güzel bir çeviri olmuş. Bu kavram ile Coelho’nun anlatmak istediği şeyi oldukça derin buldum. Eserde Melchizedek karakteri bize şunu söyler: İnsanlar hayallerini gerçekleştiremediklerinde buna kader derler. Yani kader çoğu zaman pasifliğin romantikleştirilmiş ismidir. Santiago’nun çevresindeki karakterlerin çoğu da kendi kişisel menkıbelerini terk etmiş insanlardır.

Kristal tüccarı bunun en trajik örneğidir. Mekke’ye gitmek ister ama asla gitmez. Çünkü hayaline ulaşırsa yaşayacak bir nedeni kalmayacağından korkar. Bu inanılmaz gerçek bir psikolojidir. İnsan bazen başarısızlıktan değil, gerçekten mutlu olma ihtimalinden korkar. Tüccar güvenli bir mutsuzluğu seçmiştir. Santiago ise bilinmezliği seçer.

Romandaki yan karakterler Santiago’nun olası geleceklerini temsil eder. Kristal tüccarı hayalini erteleyen insan. İngiliz hayatı yaşayarak değil teorileştirerek anlamaya çalışan insan. Deveci her şeyini kaybettikten sonra teslimiyetin bilgeliğine ulaşan insan. Fatıma sevginin insanı yolundan çevirmemesi gerektiği fikri.

Özellikle Fatıma karakteri çok önemlidir. Çünkü çoğu anlatıda aşk, kahramanın yolculuğunun sonudur. Ama Coelho aşkı bir “varış noktası” değil, yolculuğu destekleyen bir güç olarak ele alır. Santiago’nun olgunlaşması da burada gerçekleşir. Fatıma’ya duyduğu sevginin onu kendi yolundan uzaklaştırmaması gerektiğini öğrenir.

Romanın çöl bölümü ise metafizik açıdan kitabın zirvesidir. Simyacı’nın Santiago’ya söylediği şey aslında bütün kitabın özüdür: “Kalbinin sesini dinle.” Bu cümle bir kişisel gelişim klişesi gibi görünse de romanda çok daha ontolojik bir anlam taşır. Coelho’ya göre insanın kalbi evrenin ruhuyla bağlantılı bir merkezdir. Santiago’nun rüzgâra dönüşme sahnesi bu yüzden önemlidir. Burada fiziksel bir mucizeden çok sembolik bir dönüşüm yaşanır. Santiago doğadan ayrı bir varlık olmadığını anlar. Çölle, rüzgârla ve evrenle aynı özden geldiğini kavrar. Bu sahne tasavvufi bir “vahdet” anlayışını andırır. İnsan ile evren arasındaki sınır erimeye başlar.

Ve sonra roman bizi büyük finale getirir: Hazine aslında Santiago’nun yolculuğa başladığı yerde, terk edilmiş kilisenin yanındaki çınar ağacının altındadır. İnsan bazen kendisini bulabilmek için dünyanın öbür ucuna gitmek zorundadır ama aradığı şey en başından beri kendi içindedir. Bu fikir antik mitlerden tasavvufa, Jung psikolojisinden varoluşçu felsefeye kadar birçok yerde karşımıza çıkar. Yolculuk hazineyi bulmak için değil, o hazineyi görebilecek insana dönüşmek için gereklidir.

Santiago en başta o ağacın altındaki hazineyi bulsaydı hiçbir anlamı olmazdı. Çünkü mesele altın değildir. Mesele dönüşümdür. Çölde soyulması, âşık olması, korkması, kaybetmesi, çalışması, beklemesi gerekir. İnsan ancak değiştiğinde kendi hazinesini tanıyabilir.


Simyacı benim için hâlâ çok güçlü bir metafor taşıyor. Keza dünya genelinde 150 milyondan fazla satarak tarihin en çok satan kitaplarından biri olduysa, muhakkak insana dokunan doğru bir tarafı vardır. Fakat artık ben, cevabı kesin olarak veren anlatılardan ziyade, insanı belirsizliğin içinde düşünmeye zorlayan eserlerle daha derin bir bağ kuruyorum.

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım