Kendine Ait Bir Oda-Virginia Woolf

Açıkçası Virginia Woolf benim kafamı karıştıran bir yazar. Bazen onu gerçekten sevip sevmediğimi sorguluyorum. Acaba herkes onu sevdiği, modern edebiyatın en önemli isimlerinden biri olarak kabul ettiği ve feminist düşüncenin öncülerinden sayıldığı için mi ben de onu sevmem gerektiğini düşünüyorum? Yoksa gerçekten eserlerinden etkileniyor muyum?

Aslında Woolf’un kullandığı bilinç akışı tekniğine yabancı değilim. Bu anlatım biçimiyle özel bir problemim de yok. Hayatına ve uzun yıllar mücadele ettiği depresyonuna da aşinayım. Buna rağmen eserlerinin içine girmekte zorlanıyorum. Woolf’u okurken çoğu zaman metnin kıyısında kalmış gibi hissediyorum. Cümlelerinin güzelliğini ve düşüncelerinin derinliğini görebiliyorum, fakat bir türlü tamamen içine çekilemiyorum…

Kendine Ait Bir Oda’yı iki günde bitirdim. Ancak bu, neredeyse tüm zamanımı kitaba ayırdığım yoğun bir okumaydı. Aslında üzerinde durularak okunması gereken, çok daha uzun sürede sindirilebilecek bir eser. Woolf burada bir romancıdan çok bir düşünür kimliğiyle öne çıkıyor. Bugün feminist teorinin temel meseleleri arasında sayılan birçok sorunu, henüz bunların kavramsallaştırılmadığı bir dönemde büyük bir sezgiyle fark etmiş olması ise kitabın en etkileyici yanlarından biri.

Kendine Ait Bir Oda çoğu zaman kadınların ekonomik bağımsızlığı üzerine yazılmış bir manifesto olarak okunur. Oysa bu okuma, metnin asıl radikalliğini gözden kaçırır. Woolf’un temel sorusu kadınların neden yazamadığı değildir. Kadınların neden tarih boyunca bilgi üretiminin öznesi olmaktan sistematik olarak dışlandığıdır. Bu nedenle eser, feminist epistemolojinin de erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Woolf, kadınların tarih boyunca büyük eserler verememiş olmasını biyolojik ya da zihinsel kapasite eksikliğiyle açıklayan dönemin yaygın söylemine karşı çıkar. Bunun yerine, yaratıcı üretimin belirli maddi koşullara bağlı olduğunu savunur. Kitabın meşhur “kendine ait bir oda ve yılda beş yüz sterlin” formülü tam da bu nedenle önemlidir. Bu ifade çoğu zaman yüzeysel biçimde ekonomik özgürlük çağrısı olarak yorumlanır. Oysa Woolf burada çok daha derin bir noktaya işaret eder. Düşünce üretimi için yalnızca yetenek yeterli değildir. Düşünceyi mümkün kılan maddi altyapı da gereklidir.

Bu yönüyle Woolf, Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye teorisini ya da Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar ilişkilerine dair analizlerini onlarca yıl önceden sezmiş gibidir. Kadınların neden büyük filozoflar, bilim insanları ya da yazarlar olarak tarihe geçmediklerini sorgularken aslında şu soruyu sorar: Tarihe kimlerin girme hakkı vardır?

Kitabın belki de en etkileyici bölümü Judith Shakespeare figürüdür. Shakespeare kadar yetenekli olduğu varsayılan bu hayali kız kardeş, tarihin görünmez mezarlıklarında yatan sayısız susturulmuş sesi sembolize eder. Woolf burada tarihsel anlatının tarafsız olmadığını, hangi hayatların kayda geçirileceğine iktidar ilişkilerinin karar verdiğini gösterir. Bugün alt sınıfların, sömürgeleştirilmiş halkların ve kadınların tarih yazımındaki görünmezliğini tartışan postkolonyal çalışmaların temel meselelerinden biri de tam olarak budur.

Metnin günümüz okuyucusunu şaşırtan bir diğer yönü ise öfkesinin niteliğidir. Woolf öfkelidir, ancak bu öfke sloganlara dönüşmez. Argümanlarını kurarken karşı tarafı şeytanlaştırmak yerine, toplumsal sistemlerin nasıl işlediğini anlamaya çalışır. Bu nedenle metin polemik olmaktan çok entelektüel bir soruşturma niteliği taşır. Belki de bu yüzden, yayımlanmasının üzerinden yaklaşık bir asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ güncel görünmektedir.

Bununla birlikte eser kusursuz değil. Günümüz feminist teorisinin perspektifinden bakıldığında Woolf’un analizinin büyük ölçüde beyaz, eğitimli ve belirli bir sınıfsal konuma sahip kadınların deneyimiyle sınırlı kaldığı görülür. Irk, sömürgecilik, etnisite ve cinsellik gibi eksenler metinde ya hiç yer almaz ya da oldukça sınırlı biçimde ele alınır. Kimberlé Crenshaw’ın yıllar sonra geliştireceği kesişimsellik teorisi düşünüldüğünde, Woolf’un analizinin belirli sınırları olduğu açıktır. Ancak bu eksiklikler, onun ortaya koyduğu temel sezgilerin önemini azaltmaz. Aksine feminist düşüncenin sonraki kuşaklar tarafından neden geliştirilmesi gerektiğini gösterir.

İtiraf etmeliyim ki Woolf kolay bir yazar değil. Hatta belki de tam tersine, son derece talepkâr bir yazar. Okurundan yalnızca zaman istemiyor. Dikkat, sabır ve zihinsel emek talep ediyor. Onu okurken bir anlığına dalıp gitme, satırların üzerinde kayarak ilerleme lüksünüz yok. O, beyninizin yalnızca bir kısmını değil, tamamını masaya koymanızı istiyor…

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım