Hamsun’un Açlık’ını bitirdikten sonra kitabı elinizden hızla bırakmak, hatta imha etmek isteyebilirsiniz. En azından benim için durum tam olarak böyleydi. Metin o kadar yordu ve o kadar üzdü ki kitap bittiğinde duşa girdim ve uzun uzun keselendim. Amacım, kitabın kasvetini ve üzerimde bıraktığı ağırlığı üzerimden atmak, bir anlamda bu negatif enerjiden arınmaktı. Hatta kendime gelmemin birkaç gün sürdüğünü bile söyleyebilirim.
Roman, üniversite eğitimi almış ve yazar olma hayali kuran genç bir adamın yoksullukla mücadelesini anlatıyor. Ancak bu mücadele yalnızca maddi değil; aynı zamanda gururun, haysiyetin ve insanın kendi benliğiyle verdiği savaşın da hikayesi. Hamsun’un dili ve anlatımı son derece yoğun bir atmosfer yaratıyor. Roman boyunca okur, açlığın beden ve zihin üzerindeki yıkıcı etkilerini adım adım hissediyor. Bazı bölümlerde kahramanın yaşadığı çaresizlik ve zihinsel çözülme öylesine etkileyici aktarılmış ki okurken insanın üzerine ağır bir kasvet çöküyor.
Kahramanın en belirgin özelliği gururu. Hatta zaman zaman bu gurur kibire dönüşüyor. Eline geçen sınırlı parayı doğru dürüst kullanamıyor; üst üste yanlış kararlar veriyor ve çoğu zaman içinde bulunduğu durumu kendi eliyle daha da zorlaştırıyor. Buna rağmen kendi ahlaki çizgisinden taviz vermemesi dikkat çekici. Günler süren açlığa, aşağılanmaya ve yalnızlığa katlanıyor. Fakat yardım istemeyi ya da kendisini küçük düşürecek davranışlarda bulunmayı reddediyor.

Roman ilerledikçe açlığın yalnızca bedeni değil, dimağı da tükettiğini görüyoruz. Kahramanın algıları zayıflıyor, düşünceleri dağınıklaşıyor ve gerçeklikle kurduğu bağ giderek sarsılıyor. Hamsun, açlığın insan zihnini nasıl dönüştürdüğünü son derece çarpıcı bir biçimde gösteriyor.
Romanın sonunda ise kahramanın önemli bir değişim geçirdiğine tanık oluyoruz. Gururunun bir kısmını geride bırakmayı ve ihtiyaç duyduğunda yardım istemeyi öğreniyor. Bunu ahlaksız ya da onur kırıcı bir yolla değil, hayatın gerçeklerini kabullenerek yapıyor. Ancak bu süreç aynı zamanda yazar olma hayalinden, geçici bir süre için bile olsa, vazgeçmesine yol açıyor. Kahramanın bir gemide iş bularak şehirden uzaklaşmaya karar vermesiyle roman, hem bir yenilginin hem de yeni bir başlangıcın kapısını aralayan hüzünlü bir sonla noktalanıyor.
Kitabın sonu kimi okurlara biraz belirsiz gelebilir ama ben çok sevdim. Böyle bir hikayeye bu sonun çok yakıştığını düşünüyorum. Çünkü metin boyunca Knut Hamsun’un dili inanılmaz derecede gerçekçi ve anlatımı asla ajitasyona kaçmıyor. Bu başarının sebeplerinden biri, Hamsun’un kendi yoksulluk deneyimlerinden ve yaşamından güçlü biçimde yararlanmış olması. Hamsun, yokluğun ne olduğunu ve yoksulluğun içinde mucizeler barındırmadığını çok iyi biliyor.
Üzücü olan şu ki Knut Hamsun, Hitler’e sempati duyan bir isimdi. Nobel ödüllü bu büyük yazarı, sevimsiz bulduğumuz bu yönüyle de kabul etmek zorundayız. Tıpkı Dostoyevski’nin güçlü Rus milliyetçiliğini, Türklere ve Müslümanlara yönelik olumsuz görüşlerini bilmemize rağmen eserlerini okumaya ve sevmeye devam etmemiz gibi…







Bir Cevap Yazın