Kayıp Cennet-John Milton

29 yaşıma kadar John Milton hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Buna rağmen Kayıp Cennet, uzun zamandır okumayı planladığım eserlerden biriydi. Nihayet bu klasiğe zaman ayırabildiğim için mutluyım. Bu vesileyle ‘daha önce okumuş olmam gereken kitaplar’ listemden bir başlığı daha çıkarmış oldum.

Kayıp Cennet on iki kitaptan oluşan, 10.000’i aşkın dizeye sahip destansı bir şiir. Milton eserini kafiyesiz serbest vezinle kaleme almış. Önemli bir bölümünü ise kırklı yaşlarında tamamen görme yetisini kaybettikten sonra katiplerine dikte ettirmiş. Dünyanın yaratılışı, şeytanın isyanı, Adem ile Havva’nın düşüşü ve insanlığa vaat edilen kurtuluş üzerine kurulu bu devasa şiir, ilk bakışta yalnızca İncil anlatısının şiirsel bir yeniden yazımı gibi görünüyor. Oysa eser bundan çok daha fazlası. Özgür irade, otorite, itaat, kötülük ve insan olmaya dair felsefi bir sorgulama.

Şiirin en dikkat çekici yönlerinden biri yazarın olağanüstü tasvir gücü. Milton’ın hayal gücü kontrolden çıkmadan, İncil’in yaratılış anlatısındaki boşlukları son derece ikna edici ayrıntılarla dolduruyor. Cehennemin mimarisi, meleklerin savaşları, şeytanın psikolojisi ve cennetin düzeni oldukça ayrıntılı biçimde işleniyor.

Protestan geleneğin büyük sanat eserleri üretemediğini iddia edenlerin, Milton’ı yeterince ciddiye almadıklarını düşünüyorum. Bana kalırsa Kayıp Cennet, İngiliz edebiyatının en büyük şiirsel başarılarından biri. Dante’nin İlahi Komedya’sı ve Homeros’un destanlarıyla aynı masada oturmayı fazlasıyla hak ediyor.

Şairin teslis anlayışı, dönemin Ortodoks Hristiyan öğretisinden belirli noktalarda ayrılıyor. Özellikle kutsal ruhun şiirde görece geri planda kalması ve oğulun babanın altında bir konumda sunulması, Milton’ın klasik teslis doktrininden farklı düşündüğünü gösteriyor ki bu beni şaşırttı diyebilirim. Bununla birlikte bir Müslüman olarak duruma İslamî açıdan baktığımda açıkça söyleyebilirim ki, mesele yalnızca teslisin nasıl yorumlandığı değil, teslis fikrinin kendisi.

İslam düşüncesinde Allah mutlak birliktir (tevhid). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir varlık O’nun zatına ortak olamaz. Bu nedenle Tanrı’nın bir oğlu olduğu düşüncesi, İslam inancında yalnızca teolojik bir hata değil, ilahî hakikatin mahiyetini yanlış kavramanın bir sonucu olarak değerlendirilir. Kur’an’ın merkezî vurgusu, Allah’ın her türlü benzerlikten, ortaklıktan ve bölünmeden münezzeh olduğu üzerine.

İslam mutasavvıflarına göre hakikatte yalnızca Allah’ın varlığı mutlak anlamda gerçektir. Yaratılmış olan her şey O’nun kudretinin ve isimlerinin tecellisidir. Böyle bir ontolojik çerçevede Allah ile kul arasında biyolojik, soy bağına dayalı veya ontolojik ortaklık ifade eden herhangi bir ilişki düşünmek mümkün değildir. Kul, ne kadar yüksek bir manevi makama ulaşırsa ulaşsın, yaratılmış olma vasfını aşamaz.

Eserin bir diğer tartışma konusu ile şeytan karakteri. Milton’ın farkında olmadan şeytanın tarafında göründüğü eleştirisine çok rastladım. Gerçekten de şeytan, şiirin en canlı, en karizmatik ve en unutulmaz figürü. Ancak, Milton’ın amacının şeytanı kahramanlaştırmak değil, insanın kendi benliğine duyduğu aşırı güvenin nasıl bir felakete dönüşebileceğini göstermek olduğunu düşünüyorum. Esasında okur şeytana hayranlık duyduğu ölçüde, şiirin anlattığı düşüş sürecini kendi zihninde yeniden yaşamaya başlayacaktır.

Kayıp Cennet’i okurken beni en çok etkileyen şey, Milton’ın insanlığın temel trajedisini teolojik bir olaydan öte, evrensel bir insanlık deneyimi olarak sunabilmesiydi. Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşu, aslında her insanın hikâyesi. İnsan olmak. eksiklikle yaşamak, hata yapmak, kaybetmek ve buna rağmen yoluna devam etmek demek.

Şiir, “İnsanın ilk itaatsizliği” sözleriyle başlıyor. Milton daha ilk dizelerinde anlatının merkezindeki temel soruyu ortaya koyuyor. İnsan neden düşmüştür? Ona göre bunun nedeni kaderin kaçınılmaz işleyişi değil, özgür iradenin yanlış kullanılmasıdır. Adem ile Havva yasak meyveyi yemeye zorlanmaz. Aksine bilinçli bir tercih yaparlar. Şiirin temel meselesi, tam olarak burada yatar. İnsan, kötülüğe mahkûm edilmiş bir varlık değildir. Fakat hakikatten uzaklaşma potansiyelini daima içinde taşır. Milton böylece kötülüğün kaynağını Tanrı’da değil, yaratılmış varlıkların özgür seçimlerinde arar.

Esasında Kayıp Cennet, herkesin keyifle okuyacağı bir eser değil. Milton’ın şiiri zaman zaman oldukça yorucu olabiliyor. Anlatı sık sık duraksıyor. Şair, birçok okurun önemsiz veya ikincil bulabileceği ayrıntılar üzerinde uzun uzun duruyor. Üstelik kullandığı dil son derece süslü, gösterişli ve yoğun. İlk sayfalarda büyüleyici görünen bu üslup, belirli bir noktadan sonra okurun alıştığı bir ritme dönüşüyor.

Ancak mitolojiye, mistik anlatılara, metafizik ve felsefi sorgulamalara ilgi duyan okurlar için Kayıp Cennet bambaşka bir deneyim sunuyor. Keza benim için de tam olarak böyle oldu. Milton’ın kurduğu evren o kadar geniş ve sembolik katmanları o kadar zengin ki, eser içinde dolaşılan bir dünyaya dönüşüyor. Kitap boyunca altını çizmek istediğim çok fazla bölümle karşılaştım ve bir noktadan sonra kalemi elimden bırakmak zorunda kaldım. Çünkü sürekli not almak ve satırların üzerinde durmak okuma hızımı ciddi şekilde yavaşlatıyordu.

Kayıp Cennet’e tekrar tekrar döneceğime eminim, tekrar okuma fikri beni şimdiden heyecanlandırdı bile…

Yorum bırakın

Hoş geldiniz!

Ben Tuğçe Palta. Bu sitede hedefim evimdeki fiziksel kütüphanemde bulunan tüm kitapların inceleme yazısını hazırlayabilmek. Kütüphanemi hızla buraya aktardığımı söyleyebilirim. Aslında kendi okurluk tarihimin dökümü olsun diye başladım bu işe, ama sonra herkesin erişebileceği hale getirmenin faydalı olacağına karar verdim. Geldiğiniz ve hevesimi, heyecanımı paylaştığınız için teşekkürler!

Bağlantıda kalalım