Gençlik yıllarımda keşke elime geçseydi dediğim bir kitap varsa, o da Jostein Gaarder’ın Sophie’nin Dünyası’dır. Bir yandan sürükleyici bir büyüme hikâyesi anlatırken, diğer yandan okuru Batı felsefesinin yaklaşık 2500 yıllık serüvenine çıkaran bu roman, felsefeye açılan en keyifli kapılardan biri. Roman, Sophie’nin bir gün posta kutusunda üzerinde yalnızca kendi adının yazılı olduğu gizemli bir zarf bulmasıyla başlıyor. Pul yok, gönderen yok. Sadece tek bir soru var: “Sen kimsin?” Sophie bu sorunun etkisinden kurtulamadan ikinci bir zarf geliyor: “Dünya nereden geliyor?”
İlk bakışta oldukça basit görünen bu sorular, aslında insanlık tarihinin en eski ve en büyük felsefi problemlerinden ikisini temsil ediyor. Sophie de tıpkı okur gibi bu soruların peşine düşüyor. Kısa süre sonra daha büyük zarflar ve ders notları gelmeye başlıyor. Bu kez karşısında “Felsefe nedir?” sorusu ve onu binlerce yıllık düşünce tarihine çıkaracak uzun bir yolculuk var.

Sophie’nin aldığı dersler, insanlığın dünyayı anlama çabasının ilk örneklerinden biri olan mitolojilerle başlıyor. İnsanlar bir zamanlar gök gürültüsünü, şimşeği, yağmuru ve kuraklığı açıklayabilmek için tanrılarla dolu hikâyeler yaratmışlardı. İskandinav mitolojisindeki Thor’un çekicini savururken çıkardığı gürültünün, gök gürültüsü olduğuna inanılması buna güzel bir örnek. Ancak MÖ 600’lü yıllarda Antik Yunan’da önemli bir kırılma yaşanır. İnsanlar doğayı açıklamak için artık yalnızca mitlere başvurmak yerine akıl yürütmeye ve sorgulamaya yönelmeye başlarlar. İşte Batı felsefesinin doğuşu da bu noktada gerçekleşir.
Thales, Anaksimandros ve Herakleitos gibi ilk doğa filozofları evrenin temelinde ne olduğunu anlamaya çalışırken, MÖ 5. yüzyılda sahneye çıkan Sokrates felsefenin yönünü tamamen değiştirir. Sokrates’e göre önemli olan cevaplara sahip olmak değil, doğru soruları sormaktır. Ona atfedilen meşhur söz bunu mükemmel biçimde özetler:
“Tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
Sokrates insanlara ders vermekten çok onları düşünmeye teşvik ediyordu. Platon, Aristoteles ve sonrasında gelen birçok düşünür aracılığıyla da bu sorgulama geleneği günümüze kadar ulaştı. Roman boyunca Sophie ile birlikte yalnızca filozofların dünyaya nasıl baktıklarını, hangi soruların peşinden gittiklerini ve birbirleriyle hangi noktalarda ayrıldıklarını da keşfediyoruz.

Elbette kitabın kusursuz olduğunu söyleyemem. Eserde zaman zaman yoğun felsefi açıklamalarla karşılaşıyoruz. Özellikle ilk bölümlerde, bir roman okumaktan çok bir felsefe ders kitabı okuyormuş hissine kapıldığım anlar oldu. Hatta bazı bölümlerde durup tekrar okumam gerekti. Kitabın genç okurları da hedeflediğini düşünürsek, benim zorlandığım yerlerde bazı okurların kitabı bir kenara bırakmak istemesi oldukça anlaşılır. Ancak Sophie’nin bitmek bilmeyen merakı ve hikâyenin gizemli yapısı beni devam etmeye teşvik etti. Her yoğun felsefi bölümün ardından, hem bir sonraki düşünsel keşfi hem de mektupların ardındaki sırrı öğrenme isteği yeniden ağır bastı.
Sophie, kendisine bu dersleri gönderen kişinin izini sürmeye başladığında, çok daha büyük bir gizemin içine düşüyor. İzler onu ormanın derinliklerindeki eski bir kulübeye ve gizemli filozof Alberto Knox’a götürüyor. Fakat hikâye ilerledikçe işler daha da tuhaflaşıyor. Bir noktadan sonra yalnızca Sophie’nin değil, okurun da gerçeklik algısı sarsılmaya başlıyor. Romanın en etkileyici taraflarından biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Sophie’nin gerçekliği sorgulamaya başlaması ve hikâyenin ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkan meta-kurgusal dönüşler okura felsefi bir deneyim yaşatıyor. Bir noktadan sonra “Alberto Knox gerçekten kim?” sorusundan çok daha büyük bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz: “Gerçek dediğimiz şey nedir?”

Sophie’nin aslında başka bir hikâyenin karakteri olabileceğini fark ettiği bölümler, kitabın en unutulmaz anları arasında yer alıyor. Bir romanın size kendi gerçekliğinizi sorgulatması her gün karşılaşılan bir şey değil.
Felsefeye ilgi duyan, nereden başlayacağını bilemeyen ya da yıllar sonra yeniden merak etmeye başlayan herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Bana kalırsa Sophie’nin Dünyası, felsefeye giriş için yazılmış en başarılı kitaplardan biri.







Yorum bırakın