Budala, karakterleri bakımından en sevdiğim Dostoyevski romanı olabilir. Özellikle kadın karakterlerin büyük bir incelikle işlendiğini düşünüyorum. Her biri derin, güçlü ve son derece karmaşık bir kişiliğe sahip. Açıkçası başta Nastasya Filippovna olmak üzere Yepançin ailesinin kadınlarıyla gerçek hayatta tanışmayı çok isterdim.
Fakat Prens Mişkin hakkında yazmaya gerçekten çekiniyorum. Çünkü onunla ilgili ne hissetmem gerektiğini bilemiyorum. Dostoyevski Budala’yı ithaf ettiği yeğeni Sonya’ya yazdığı bir mektupta, romanın temel düşüncesini şöyle açıklıyor: “Niyetim bütünüyle iyi bir insanı anlatmak.” Fakat kitap boyunca benim aklıma sürekli Carl Jung’un şu sözü geldi: “İyi bir insan olmaktansa bütün bir insan olmayı tercih ederim.”
Prens Mişkin hakkında, onun dünya nimetlerinden ve hırslarından arınmış, neredeyse peygamberimsi vasıflara sahip, kusursuz bir iyilik timsali olduğu yönünde yorumlar görüyorum. Açıkçası ben bunun doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Peygamberler bir bütünlüğü temsil eder. Eminim Dostoyevski bir Mürşid-i Kâmil ile tanışmış olsaydı, iyi insan idealini sosyal ortamlarda kendisini ifade etmekte zorlanan ve iletişim kurmakta güçlük çeken bir karakter üzerinden anlatmanın pek de doğru bir tercih olmadığına karar verirdi.
Romanda Prens Mişkin epilepsi hastası ve sara nöbetleri geçiriyor. Dostoyevski, Mişkin’in kriz anlarında yaşadığı yoğun duygusal deneyimler ve zaman algısının değişmesi üzerinden Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Miraç hadisesine de bir gönderme yapıyor. Bu bağlantıyı son derece talihsiz buluyorum. Allah’ın Baba, Hz. İsa’nın ise Oğul olduğuna inanan bir Hristiyan’ın İslam peygamberinin Miraç hadisesine bilimsel ya da tıbbi bir açıklama araması bana oldukça ironik geldi. Ayrıca Dostoyevski’nin kendisinin de epilepsi hastası olduğunu belirtmek isterim.
Hikayeye gelecek olursak… Genç Prens Lev Nikolayeviç Mişkin, çocukluğundan beri mücadele ettiği epilepsi hastalığının tedavisi amacıyla yıllarca İsviçre’de kaldıktan sonra Rusya’ya döner. Ülkesine dönüş yolculuğunda trende Parfyon Rogojin ile tanışır. Rogojin, güzel ve gizemli bir kadın olan Nastasya Filippovna’ya büyük ve saplantılı bir tutkuyla bağlıdır. Mişkin, Petersburg’a vardığında uzaktan akrabası olan Yepançin ailesini ziyaret eder. Dürüstlüğü, iyi niyeti ve insanlara karşı koşulsuz anlayışı sayesinde kısa sürede ailenin ilgisini çeker. Özellikle ailenin en küçük kızı Aglaia ile arasında zamanla farklı bir bağ oluşmaya başlar.
Bu sırada Nastasya Filippovna’nın geçmişi herkes tarafından konuşulmaktadır. Küçük yaşta koruyucusu Totski tarafından sömürülen Nastasya, toplumun yargıları altında ezilmiş ve zamanla kendisini değersiz görmeye başlamıştır. Totski ise kendi geçmişinden kurtulabilmek için Nastasya’nın başka bir adamla evlenmesini istemektedir. Rogojin, büyük bir serveti gözden çıkararak Nastasya’yı kendisiyle birlikte olmaya ikna etmeye çalışır. Mişkin ise Nastasya’nın yaşadıklarını öğrendiğinde onu geçmişi nedeniyle suçlamaz ve toplumun ona biçtiği kimliği kabul etmez. Onun aslında iyi ve masum olduğuna inanır. Herkesin şaşkınlığı içinde Nastasya’ya evlenme teklif eder.
Fakat Nastasya, Mişkin’in samimiyetine rağmen kendisini onun sevgisine layık görmez. Düğün hazırlıkları yapılırken aniden karar değiştirerek Rogojin’le birlikte kaçar. Aylar sonra yeniden karşılaştıklarında Nastasya’nın kararsızlığı sürmektedir. Bir tarafta onu yargılamayan ve kurtarmak isteyen Mişkin, diğer tarafta ona saplantılı bir tutkuyla bağlı olan Rogojin vardır. Fakat Nastasya, huzurlu ve mutlu bir hayatı hak etmediğine öylesine inanmıştır ki Mişkin’in merhameti ile Rogojin’in tutkusu arasında gidip gelmekten kurtulamaz.
Bu süreçte Mişkin ile Aglaia arasında da duygusal bir yakınlaşma oluşur. Yepançin ailesi ikisinin evlenmesini ister. Ancak Aglaia, Mişkin’in hala Nastasya’ya karşı duyduğu merhameti ve bağlılığı fark ettikçe ilişkileri çıkmaza girer. Sonunda Aglaia ile Nastasya karşı karşıya gelir. İki kadın arasında yaşanan son derece gergin yüzleşmenin ardından Mişkin, bir kez daha Nastasya’yı yalnız bırakmamayı seçer. Aglaia ise büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak ondan tamamen uzaklaşır.
Mişkin ile Nastasya yeniden evlenmeye karar verirler. Fakat düğün günü geldiğinde Nastasya bir kez daha korkularına yenilir ve Rogojin’le birlikte kaçar. Trajedinin son perdesi de burada başlar. Rogojin, kıskançlığı ve saplantısı nedeniyle sonunda Nastasya’yı öldürür. Mişkin, Nastasya’yı ararken Rogojin’in evine gider ve onun cansız bedeniyle karşılaşır. Geceyi Rogojin’in yanında, Nastasya’nın bedeninin yakınında sessizce geçirir.
Yaşadığı büyük acı ve sarsıntı, hastalığının yeniden ağırlaşmasına neden olur. Akıl sağlığı bozulan Mişkin tekrar İsviçre’deki tedavi merkezine gönderilir. Rogojin, işlediği cinayet nedeniyle cezalandırılır. Aglaia ise talihsiz bir evlilik yaparak Rusya’dan ayrılır. Yepançin ailesi de yaşanan bütün bu olayların ardından eski huzurunu tamamen kaybeder.
Ben, birini beyaz, diğerini siyah birer kuğu gibi gördüğüm bu birbirine zıt iki kadın karakteri —Nastasya ve Aglaia’yı— Prens Mişkin’in hiçbir zaman gerçekten sevdiğine inanmıyorum. Mişkin’in Nastasya’ya karşı hissettikleri, İsviçre’deyken ölümden kurtaramadığı Marie’ye karşı bir tür saygı duruşuydu. Prens, Nastasya’da kurtarılması gereken bir kadın görüyordu. Bu nedenle Nastasya’ya duyduğu şey, aşktan ziyade merhamet, şefkat ve kurtarma arzusuydu.
Aglaia ise Mişkin’in hiçbir zaman gerçekten mutlu edemeyeceğini çok iyi bildiği ve belki de tam bu nedenle sevmeye cesaret edemediği bir kadındı. Kaldı ki Aglaia, sosyal ortamlarda Prens’in onu rezil etmesinden ve saçmalamasından çok korkuyor ve bu korkusunu, Prens’i kıracağını bile bile onunla paylaşıyordu. Dolayısıyla Prens onun yanında hiç rahat ve kendisi gibi olamıyordu. Nihayetinde aralarında gerçek bir aşk olması hiçbir zaman mümkün olamazdı.
Açıkçası bu iki kadından herhangi birinin de Mişkin’i gerçek anlamda sevdiğine inanmıyorum. Nastasya için Prens, hayatında onu ilk kez suçlu görmeyen, geçmişi nedeniyle yargılamayan ve yalnızca insan olduğu için değerli bulan kişiydi. Bu nedenle Nastasya ona karşı büyük bir minnet ve duygusal bağlılık hissediyordu. Fakat ne Prens’le ne de Rogojin’le gerçekten mutlu olabilirdi. Çünkü bana göre bu iki adam da, her anlamda olağanüstü bir kadın olan Nastasya’ya denk değildi. Zaten Nastasya bunu çok iyi biliyor, onları kendisine layık görmüyordu.
Nastasya’nın zekası, kültürü, güzelliği, ruhsal derinliği ve bulunduğu ortamda insanları etkisi altına alabilme gücü, bu iki adamın da taşıyabileceğinden çok daha yüksek bir seviyedeydi. Hatta Aglaia’nın bile Nastasya’ya karşı gizli bir hayranlık beslediğini düşünüyorum. Belki de tam bu nedenle, Nastasya’nın sevdiğine inandığı Prens Mişkin’e sahip olmak istedi. Aglaia’nın mücadelesi Mişkin’in sevgisini kazanmak değildi. Bir bakıma hayran olduğu kadını yenmek, onun seçildiği yerde kendisi seçilmek ve böylece Nastasya’dan daha üstün bir kadın olduğunu hem ona hem de kendisine kanıtlamak istiyordu.
Nihayetinde Mışkin kurtarmak istiyordu, Rogojin sahip olmak, Aglaia üstün gelmek, Nastasya ise kendini cezalandırmak… Ama hiçbiri birbirini gerçekten sevmiyordu. Sevgi sandıkları şey, bütün bu karmaşanın içinde yavaş yavaş herkesin felaketine dönüştü.
Şununla bitsin; ”Anlayabilmesi için önce kalbi olması gerekir insanın!”







Yorum bırakın